kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2025 Perşembe

Rekabet

(...) Bu noktada anne baba, terapist ve eğitimcinin üçünü de ilgilendiren rekabet meselesine değinmek gerekir. Rekabet, yalnızca haset ve kıskançlıkla veya Oidipal çatışma ile bağlantılı ruhsal bir öğe değildir. Kökeni, bütün canlı türlerini ilgilendiren yaşam içgüdüsüne dayanır: çoğunlukla yiyecek ve üreme hakkını barındıran yaşam alanı için aynı türden ve diğer bütün canlılarla ilişkide kendini ortaya koyar. Bu niteliği ile sosyalleşmenin tersi yönde bir eğilimdir. Ehlileşmesi ve sosyalleşmiş olması insanın biyolojik eğiliminin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Kültür, öznenin kendi arzusundan vazgeçmesini, Ötekinin arzu ve talebini tanımasını, üstlenmesini, payına düşenle yetinmesini talep ederken, yaşam içgüdüsü ise bencilce rekabet etmeyi dayatır. 

Psikanalitik kuramları temel alarak çalışan terapistler, acıları nedeniyle yardım için başvurmuş olan her yaştan öznenin, bilinçdışıyla tanıştırılma girişimlerine, edilgen konumu reddederek ve rekabet ederek karşılık vereceğini bilir. Eğitimci, onu daha donanımlı kılacağına inanılan bilgileri verdiği öğrencinin şevkle karşılık vermediğini deneyimler. Anne babalar, onların iyiliği ve onları korumak için söyledikleri ve yaptıkları birçok şeyin çocukları tarafından reddedilişine öfke ve şaşkınlıkla tanık olurlar. İnsanın uygarlaşma sürecinin mirası ona edilgenliği dayatırken, içgüdüleri her zaman ve her yerde etkin olup mücadele ve rekabet etmesini söyler. İnsan ilişkilerinde sınır konusu üzerinde düşünürken, birbirine zıt bu iki gücü birlikte hesaba katmak gerekir. Çocuğun girdiği sınavlarda, spor, sanat gibi uğraşlarda diğer çocuklarla rekabet etmesini isteyen anne baba, onun, anne babasının arzu ve talepleriyle de rekabet etme gereksinimi olduğunu unuttuğunda, hayal kırıklıkları ve mutsuzluklar kaçınılmazdır. 

• Sezai Halifeoğlu, Arzuların Karşılaşma Alanı Olarak Sınır 

6 Ocak 2025 Pazartesi

Kültürel Bir Rol Olarak Babalık

İnsan ailelerinde erkekler genellikle uzun süre baba rolünü üstlenir; ilgilerini, sevgilerini, paralarını ve zamanlarını çocuklarının yetiştirilmesine ayırır. Lovejoy modeline göre, bu erkekler genetik açıdan çocuklar onların olduğu için böyle davranmaktadır. Gelgelelim, diğer kuyruksuz maymunlarda olduğu gibi, insanlarda da erkekler yetiştirdikleri çocukların genetik babaları olduklarından doğrudan emin olamazlar. Babalık testi bu belirsizliği giderebilir, ama bu daha çok yeni bir buluş. Dahası, bugünkü teknolojide bile çok az erkek babalık testi yaptırıyor, test yaptırmaktansa çocuklarının biyolojik babası olduklarına inanmayı tercih ediyorlar.

Çocukların yetiştirilmesine akıtılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, daha çok erkeğin babalığından emin olmak isteyeceği akla gelebilir, ama böyle bir şey söz konusu değildir. Bu durumda babalığın biyolojik olarak belirlenen bir rol değil, kültürel bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. 

İşin ilginç tarafı, bu kültürel rol biyolojik değişimlere neden olur. Erkekler evlendiklerinde veya baba olduklarında testosteron seviyeleri düşer. Erkek tekeşli bir ilişkide koca veya baba rolünü üstlendiğinde, "erkekliği" -ve beraberinde birçok kadınla çiftleşme güdüsü- azalır. 

Günümüzde Lovejoy modelinin temel varsayımlarına meydan okunuyor. Erkekler ve kadınlar erkek ve dişidir, ama biyolojinin ötesinde kültürel varlıklardır aynı zamanda. Babalığın ortaya çıkışı bunun kanıtıdır. 

***

21. yüzyılda babalar geçmişe kıyasla daha aile odaklı ve erişilebilir hale geldiler. Doktor ziyaretlerinde hamile partnerlerine eşlik ediyorlar, aile doğum odasında eşlerinin doğumuna yardımcı oluyorlar ve doğumdan sonra çocuklarının bakımının epey bir kısmını eşleriyle paylaşıyorlar. Anneler bebeklerini emziriyor elbette, ama babalar da biberonla besleyerek, bebeklerin altını değiştirerek veya çocuk yetiştirmeyle ilgili birçok başka işte yardımcı olarak katkıda bulunabiliyorlar. 

Babaların çocuk konusunda annelerle yaptıkları iş paylaşımlarında zaman zaman çocuk bakımının ötesine geçtikleri de olur. İlginç biçimde, çok sayıda erkek, partnerleri hamile kalınca "sempatik gebelik" denilen bir şey yaşar; yani sabah bulantıları çeker, kilo alır, bebeğin rahimdeki hareketliliği sırasında hissedilene benzer karın ağrıları hissederler. Bazen doğum yapan partnerlerinin yanı başında doğum sancıları çektikleri bile olur. Bu hayali gebelik ve doğum deneyimleri yalnızca psikolojik değildir, açık biçimde fizyolojiktir de. Partnerleri hamile olan erkekler, kadının ilk gebelik dönemlerinden doğum sonrasına kadar yaşadığı hormonal değişikliklerin benzerlerini yaşarlar. Bazı kültürler duygudaşlıktan doğan bu ağrı paylaşımını teşvik de eder. Örneğin geleneksel Kore toplumunda doğum yapan kadın kocasının saç topuzuna asılarak doğrum ağrılarına dayanmaya çalışırdı. Antropolojide "couvade sendromu" olarak adlandırılan bu hayali veya sempatik gebelik, biyoloji ile kültürün babayı çocuk yetiştirmedeki yeni rolüne haırlamak için işbirliği yapmayı öğrendiğini gösterir.

• Sang-Hee Lee, Shin-Young Yoon, İnsan Türleriyle Yakın Temas

27 Eylül 2024 Cuma

Vücudunuz hayır diyorsa


"Çocukken kendinizi kötü hissettiğinizde annenize veya babanıza bunu hiç söyler miydiniz?" diye soruyorum.

"Fiziksel olarak kötü hissediyorsam söylerdim. Fakat duygusal olarak hiç söylemezdim. Bu konularda konuşmayı hiçbir zaman beceremedim. Neden bilmiyorum. Sanırım fazla kişisel ve özel bir mesele olduğu için. Şu anda daha iyiyim bu işte. Beş yıl önce olsa sizinle hiçbir şey konuşmazdım."

Görüşme yaptığımız sırada Fiona'nın hayatındaki doğrudan stres kaynakları evliliyle alâkâlıydı. Sekiz yıldır evliydi ve iki çocuğu vardı. "Kocam depresyon ve panik atak geçiriyor. Yoğun anksiyete dönemleri oluyor - onu tanıdığımdan beri böyle aslında. Kendisi muhteşem biridir ve onu gerçekten çok seviyorum. Merhametli bir insandır, fakat ona bakmak beni çok yordu. Annesi oldum çıktım. Üç çocuğum var yani - biri otuz dokuz yaşında, biri altı yaşında, biri de iki yaşında."

"Bunlar farkında olduğunuz sorunlar. Ağrılarınız dikkatinizi yöneltmediğiniz başka bir şeyi yansıtıyor olabilir mi acaba? Ağrıları bir problem olarak görmek yerine, belki de bağırsaklarınız size bir şey söylemeye çalışıyordu diye düşünür. Duygusal sinyalleri görmezden gelince, beden 'Oldu o zaman, al sana fiziksel sinyal,' der. Onları da görmezden gelirseniz, başınız gerçekten dertte demektir.

(...)

"İstenmediğimi biliyorum. Bunu ilk ne zaman fark ettim tam emin değilim, belki gençliğimde, belki de yetişkinlikte. Annemin bana söylediği şeyleri düşünüyordum ve bu yöndeki işaretlerin çocukluğumdan beri olduğunu, fakat benim onları fark etmediğimi anladım. Tek bildiğim kendimi hiç huzurlu hissetmediğimdi. Annem bana hep 'Bence sen bu aileye ait değilsin. Bence bize yanlış bebek verdiler,' derdi. Ve bunu suratında bir gülümseme ile söylerdi. Tabii insanlar çoğu zaman ciddi bir şey söylerken şaka yapıyormuş gibi yaparlar."

13 Ağustos 2024 Salı

Hasta, Timothé Le Boucher







Hasta, Fransız çizgi romancı Timothé Le Boucher'nin dilimizdeki son eseri. Çizimleriyle olduğu kadar konuşma akışıyla da okuru yakalamakta zorlanmayan bu eseri sevdim. Beni yakalayan asıl nokta yazarın, insan ruhunun katmanlarını zariflikle okura gösterebilmesi oldu.

Zor kişiliklerin baskın geldiği, ihmal ve istismarın olduğu evlerde büyüyen çocukların kişiliklerinin ve dünya algılarının ne kadar çarpıtılabileceğini patoloji kitapları haricinde bir sanat eserinde görme fırsatını yakalamış oluyoruz. Hâl böyle olunca kitapta psikoterapi kaçınılmaz oluyor elbette. Ve bildiğimiz üzere psikoterapi pozitif bir bilim olduğu kadar sanatsal yönleri de olan eşsiz bir deneyimdir.

Oldukça ağır ve travmatik bir konuyu böylesine estetize edebilen yazar ve çizeri tebrik etmek lazım. Ayrıca kitabı Türkçeye kazandıran Doğan Şima ve Baobab Yayınları da alkışı hak ediyor.

9 Mayıs 2024 Perşembe

Düş Kapanı

 


"Derviş ben bu dünyaya ne için geldim?"

Eskiden olsa uzun uzun susardı derviş. Sonra bir soruyla bana karşılık verir, konuyu uzattıkça uzatırdı. Fakat bu kez acelesi varmış gibi, bir an önce bitirip gitmek istermiş gibi hızlıca cevap verdi.

"Sen bu dünyaya anlatmak için geldin. Her insanın farklı bir amacı ve kişisel menkıbesi vardır bu hayatta. Sen diğer insanları görebiliyor, anlayabiliyor, yorumlayabiliyorsun. Olaylara bakış açın farklı ve bu seni bir anlamda özel yapıyor. Biliyorum zaman zaman anlatmaktan yoruluyorsun ancak kişi kendi menzilini bulup bu yolda ilerlediği sürece mutlu olabilir. Aksi halde yolda olmanın sana bir faydası dokunmayacaktır.

Seninle ilgili bu kadar şeyi nasıl bildiğimi düşünüyorsun, buna eminim. Seni kendim kadar iyi biliyorum evlat. Ben bin yıldır bu topraklarda yaşarım, her şeyi görür her şeyi duyarım. Sen bu dünyaya anlatmak için geldin. Bildiğin şeyleri, gördüğün şeyleri insanlara anlatacaksın. Bazen bir insanın gözünün önündeki şeyi görmesi için birisinin parmağıyla ona işaret etmesi gerekir. Sen görülmeyeni gösterecek, anlatılmayanı anlatacaksın. Bunun için bu yola çıkman gerekiyordu ve bu yol seni olman gereken kişiye dönüştürdü. Artık anlatmaya hazırsın. Yaşadığımız her şeyin birden fazla sebebi vardır. Bu sebeplerin hepsi bir bütün amaca hizmet eder ancak bizim bunu algılamamız, olayları dışarıdan görmemiz mümkün değildir. Benim sana anlattığım gibi senin de insanlara bunu anlatman gerekiyor. Asıl işlevini yerine getirdiğinde de gerçek mutluluğu yakaladığını göreceksin. Her şey birbirine bağlı gerçekleşiyor bu dünyada. Ufak veya büyük fark etmiyor. Olan her şey birbirini etkiliyor."

(...)

Derviş sözünü bitirir bitirmez ayağa kalktı ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Veda bile edemeden gözden kayboldu. Onunla ilgili tüm şüphelerim, merak ettiklerim, tedirginliklerim öylece kaldı. Yıllar süren sırdaşlık bir anda bitti, yok oldu, sırra kadem bastı. Peşinden koştumsa da bir daha onu göremedim... Aklımda yüzlerce yeni soruyla Urfa'nın göbeğinde kalakalmıştım. Yolculuğum artık farklı bir anlam kazanmıştı. Bundan sonra nereye gideceğimi bilmiyordum. Geri dönebilecek miydim? Oğluma kavuşacak mıydım? Mutlu olacak mıydım? Her şey daha da bilinmez bir noktaya gelmişti. Gerçek yolculuğumun yeni başladığını o an fark ettim...

• Ş. Özer Kırçak, Düş Kapanı

23 Nisan 2024 Salı

Yaratıcı Eylem

 


Amaç sanat yapmak değil,
sanatı kaçınılmaz kılan
o harikulade halde olmaktır.
 Robert Henri

Sanatsal yaratımlar genellikle akımlar halinde ortaya çıkar. Bauhaus mimarisi, soyut dışavurumculuk, Fransız Yeni Dalga sineması, Beat şiiri, punk rock gibi yakın tarihten birkaç örnek sayılabilir. Bu akımlar bir dalga gibi boy gösterir; bazı sanatçılar mevcut kültürü iyi analiz eder ve o kabaran dalgadan faydalanmak üzere konum alır. Başkaları aynı dalgayı görüp akıntıya karşı yüzmeyi seçebilir.

Hepimiz yaratıcı düşünceyi çeken birer anteniz. Bazı iletimler güçlü gelir, bazıları daha zayıftır. Anteniniz hassas bir biçimde ayarlanmamışsa verilerin gürültünün arasında kaybolma olasılığı yüksektir çünkü bilhassa gelen sinyaller, duyusal farkındalık aracılığıyla topladığımız içerikten çoğunlukla daha güç algılanabilir seviyededir. Elle tutulur olmaktan çok, enerji formundadır; bilinçli olarak kaydedilmekten çok, sezgisel olarak algılanır.

Çoğu zaman beş duyumuz aracılığıyla dünyadan veri toplarız. Daha yüksek frekanslarda iletilen bilgilerle fiziksel olarak kavranamayan enerjisel içeriği yönlendiririz. Bir elektronun aynı anda iki farklı konumda bulunması gibi, bu da mantığa meydan okur. Bu yakalanması zor enerji çok değerlidir, ancak çok az insan onu tutabilecek kadar açıktır.

Yaşamları boyunca durmadan büyük eserler yaratmayı beceren sanatçılar çoğunlukla bu çocuksu nitelikleri korumayı başaranlardır. Dünyayı bozulmamış, saf gözlerle görmenizi sağlayan bir var olma biçimi geliştirmek, sizi evrenin takvimiyle uyum içinde hareket etme özgürlüğüne kavuşturabilir.

• Rick Rubin, Yaratıcı Eylem 

10 Mart 2024 Pazar

Ahlakı Giyinmek

 


Kıyafet rejimleri iktidarın işleyişinden kopuk değildir ve cinsel farklılık ve sadeliğin sınırlarının çiziminde belirleyici role sahiptir. Türkiye söz konusu olduğunda cinsel ahlak söylemi imkânsız bir kadın imgesini savunur: Hanım hanımcık kadınlar feminen kimliklerini öne çıkaracak şekilde giyinirken, bedeni cinselliği örtecek şekilde sunar. Özetle, kadınlar tevazu normuyla feminenlik normu arasında sıkışırlar. Bu normlardan herhangi birine uyulmadığında ya erkek fatmalıkta olduğu gibi maskülenlikle ya da hafif kadınlıkta olduğu gibi ahlaksızlıkla etiketlenirler. 

• Hilal Özçetin, Ahlakı Giyinmek

• Görsel: Newsha Tavakolian tarafından çekilmiş. 16 Eylül 2022 tarihinde zorunlu başörtüsüne karşı çıktığı için Tahran'da tutuklanan ve ardından polis nezaretinde öldürülen İranlı bir kadın Mahsa Amini adına yapılmış çalışma.

3 Mart 2024 Pazar

Yalnızlığı tecritten ayırt eden nedir?

 


Yalnızlık, başkasıyla olan ilişkiyle tanımlanır; tecrittse ise bu böyle değildir. Belki şu söylenebilir: Tecrit yalnızlığa göre ne ise, dilsizlik de sessizliğe göre odur. Susmak, sessizlik içinde olmak, insanın canı söylemek istemese de, söyleyecek bir şeyleri olduğu ya da olabileceği anlamına gelir; oysa dilsizlikte bir şey söyleme imkânı yoktur. Bir diğer deyişle yalnızlıkta, insanların ve nesnelerin dünyasına açık olunur, hatta başkalarıyla ilişki içinde olma arzusu ve özlemi de vardır; bunun karşı savı ise tecrit, daha iyi bir tabirle, insanın kendi içine kapanma, dünyadan ve dünyadaki aşkınlıktan elini ayağını çekme hali olan olumsuz yalnızlıktır. 

Yalnızlık somut hedef ve sonuçların ateşli arayışıyla zarar görmüş ilişkilere kök salıp daldığımız günlük hayattakinden farklı bir şekilde de olsa, insanın kişilerarası ve toplumsal değerlerini gerçekleştirmeye devam ettiği bir hayat dilimidir. 

Duygusal dikkatsizliklerimizin peşinden canlanan, her birimizin içinde saklı homo faber* tarafından daima yutulma tehlikesiyle karşı karşıya olan yalnızlık, hayatın diyastolik** boyutu gibidir.


*Homo faber: Lat. Yapan, üreten insan. Teknik insan. 

**Diyastolik: Kan akımıyla kalbin ve arterlerin genişlemesi sırasında oluşan.

• Eugenio Borgna, Ruhun Yalnızlığı

• Görsel: Leny

11 Şubat 2024 Pazar

Kaplanın Karısı

 


Bana söylediklerine göre kaplan ilk olarak aralık sonundaki bir kar fırtınası sırasında, köyün yukarısındaki Galina dağlarında görülmüş. Kim bilir ne zamandan beri oradaki devrik ağaçların kovuklarında saklanıyordu. O gün, sığır çobanı Vladiša, tipide buzağılarından birini kaybedince onu bulmak için dağa çıkmış. Bir fidanlığın içinde sapsarı gözlü ve ay ışığı gibi parlayan kaplanla karşılaşmış; ölü buzağı hayvanın ağzından aşağı sarkıyormuş. Bir kaplan. Bu, Vladiša gibi bir adam için ne anlama gelebilirmiş ki? Ben biliyordum kaplanı çünkü büyükbabam beni her hafta suriçine götürüp kaplanı işaret ediyordu; çünkü arada sakin öğleden sonralarımızı geçirdiğimiz doldurulmuş hayvan müzesinde kaplan yazan etiketler vardı, çünkü büyükannemin diz kremi kutusunun üzerinde karmaşık Çin harfleriyle kaplan kelimesi karalanmıştı. Kaplan Hindistan'dı ve uyuşuk, sarı öğle saatleri; kocaman açılmış gözleri ile geyik, mangrovların arasında yatarken Kipling'in orman sakinleri katilin sırtını işaretlemek için yere eğiliyorlardı. Ama büyükbabamın köyünde, o günlerde, bir kaplan? Bu kelimenin anlamı neydi ki? Ayı, kurt, tamam. Ama kaplan? Ne dehşet ama.

• Téa Obreht, Kaplanın Karısı

19 Ocak 2024 Cuma

Kendiliğin Çözümlenmesi

 



“Utanç duygusuna yatkın birçok kişinin güçlü idealleri yoktur, bunların çoğu, ihtirasları ile yönetilen teşhirci kişilerdir; yani kendine özgü ruhsal dengesizliğin (utanç şeklinde yaşanan) nedeni, yansızlaşmamış teşhirciliğin bene dolmasıdır, aşırı güçlü bir idealler sistemi karşısında benin görece zayıf kalması değil. Böyle insanların kendi başarısızlıklarına karşı verdikleri yoğun tepkiler de, -nadir istisnalar dışında- üst benin bir etkinliği değildir. Hırslı ve teşhirci hedeflerine ulaşma yolunda yenilgi yaşadıktan sonra, bu türden insanlar genellikle ilk önce dağlayan bir utanç ve ardından da kendilerini başarılı rakiple kıyaslayarak, yoğun bir haset yaşarlar.”

• Heinz Kohut, Kendiliğin Çözümlenmesi

Görsel: Annie Collinge

6 Aralık 2023 Çarşamba

Çocuk yetişkin olacaksa

 


"Şatonun kralı benim" oyunu, oğlanlardaki ve kızlardaki eril öğeyle bağlantılıdır. Bütün rakiplerin ölümünü ya da hâkimiyet kurulmasını ima eden bir konumdur. Çocuk yetişkin olacaksa, bu hamle bir yetişkinin cesedi üzerinden yapılır. Oğlanların ve kızların bu büyüme evresini, ille de evde isyan etmeden, gerçek ebeveynleriyle sürekli bir uyum ortamı içinde geçebileceklerini biliyorum şüphesiz. Ama isyanın, sizin onu kendi başına var olacak şekilde yetiştirerek çocuğunuza verdiğiniz özgürlükten kaynaklandığını hatırlamak akıllıca olacaktır. Bazı durumlarda 'Bir bebek ekip, bir bomba biçtiğiniz' söylenebilir. Aslında bu her zaman doğrudur, ama her zaman böyle görünmez.

• D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik

Görsel.

25 Kasım 2023 Cumartesi

Enseye inerken titreyen bir giyotine benzeyen bir şehir



Alfonso askerin cesedine takılıp tökezliyor. Kasaba halkı tezahürat yapıyor, coşku içindeler, sırtına vuruyorlar. Seyretmek için ağaçlara tırmananlar dallardan alkışlıyor. Galya Ana domuzlardan söz ediyor bağırarak, erkekler kadar temiz domuzlardan.

Tanrı'nın duruşmasında, soracağız: Bütün bunlara neden izin verdin?

Cevap bir yankı olacak: Bütün bunlara neden izin verdin?

• Ilya Kaminsky, Sağır Cumhuriyet

“Sağırlar sessizliğe inanmaz. Sessizlik, işitenlerin icadıdır.”

22 Kasım 2023 Çarşamba

Nörolojik

PETTLEP

Spor bilimcileri Paul Holmes ile David Collins 2001'de sporcular için PETTLEP kısaltmasıyla anılan, yedi bileşenli bir zihinsel imgeleme (zihinde canlandırma) programı önerdiler. Kısaltmanın açılımı ve bir sporcunun, diyelim ki bir beyzbol oyuncusunun topa vuruşunu geliştirmek için bu programı nasıl kullanacağının kısa açıklaması aşağıdaki gibidir:

Fiziksel (Physical) - Beyzbol sopasını mükemmelen sallamak için gereken her hareketi zihninizde simüle edin.

Çevre (Environment) - Işıkların sahayı aydınlattığını, kalabalığın uğultusunu hayal edin. 

Görev (Task) - Sadece sopayı sallayışınızı değil, neye karşı salladığınızı da zihninizde canlandırın. Topun geldiğini hissedin.

Zamanlama (Timing) - Sopa sallamanın gerçek yaşamda alacağı zamanı simüle edin.

Öğrenme (Learning) - Süreci, gelişme kaydettikçe ilerlemenizi yansıtacak şekilde gözünüzde canlandırın. 

Heyecan (Emotion) - Büyük ânı hissedin: gerilen sinirleri, güm güm atan kalbinizi.

Perspektif (Perspective) - Zihninizde canlandırdığınız şeyleri birinci şahıs olarak deneyimleyin.

Programın her bir bileşeni, sporcunun süreci zihninde daha hatasız canlandırmasını ve sürecin fiziksel deneyimine daha yakından benzemesini sağlamayı amaçlar. Holmes ve Collins bir sporcunun tasavvur ettiği simülasyon ne kadar hatasızsa, ortaya çıkan beyin aktivitesinin gerçek eylem sırasında kullanılan beyin bölgeleriyle o kadar iyi örtüşeceğine inanıyordu.

PETTLEP yöntemi ya da çeşitlemeleri sporda kullanılan imgeleme programları için standarttır. O halde kaçınılmaz olarak, işe yarayıp yaramadığı sorusu gündeme gelir. 

• Eliezer J. Sternberg, Nörolojik 

25 Ekim 2023 Çarşamba

"Mors janua vitae"

Kafamızın içinde tüm ayrıntılarıyla kayıtlı dükkânlardan alışveriş yaparız, gerçek dükkânlardan uzunca süredir bir şey satın almamışızdır. Sohbet ettiğimizde en içimizde olanlardan bahsederiz, asla dışarıdan değil. Genç insanlar bunu bilmez. Bizimle, sanki onların dünyasında yaşıyormuşuz gibi konuşurlar. Onları hayal kırıklığına uğratmamak için çok güç harcarız. Hâlâ orada olduğumuz hissini vermek ancak deneyimlerimiz sayesinde mümkün olur. Öte yandan bu o kadar zordur ki, görüştüğümüz kişilerin sayısını azaltmak zorunda kalırız. Seçici olmamız gerekir. 

İlk sırada daima çocuklarımız vardır. Artık ortalıktan kaybolmak üzere olduğumuzun farkına varmamalarını sağlamak için en uzun süre kandırmamız gerekenler onlardır. Sadece onları değil, kendimizi de düşünürüz bunu yaparken. Yoksa gidişimizi gereksiz yere güçleştirirlerdi. 

Yaşayan herkes gitmeyi güçleştirir. Yaşamaları nedeniyle. Bir tek ölenler bizi bu dünyadan azat ederler. Bu yüzden severiz gazetedeki ölüm ilanlarını okumayı. Sokaklarda yürüyen, toplu taşıma araçlarına binen, sohbet eden, seyahetlere çıkan tüm o yaşlı insanlar etraflarındakileri kandırıyordur. Bellekleri ne kadar genişse, belleğin erişilebilirliği ne kadar kolaysa kandırmaca da o kadar başarılı olur. Buna özgüven denir. 

Gölgeler dünyasında tökezlemeden hareket edebilmek için ciddi bir özgüven gerekir. Ama bu bile gerçek bir sorun değildir. Çünkü ince eleyip sık dokunacak olursa, genç insanlar da dünyada düşe kalka ilerler, bellekleri, düşünceleri vardır ve yaptıkları ya da gördükleri hiçbir şey gerçek değildir. Sadece bunun farkında değildirler.

• Margit Schreiner, Hayal Kırıklıkları Kitabı

"Mors janua vitae" Latince "Ölüm yaşamın kapısıdır" anlamında bir deyiş.

28 Eylül 2023 Perşembe

Fotoğrafların Anlattığı

İnsanın kendi çocukluk fotoğraflarıyla çalışmasının zorlukları vardır. Kimi danışanlar, yönergeyi anlamamış gibi dergilerden bebek resmi kesip getirir çünkü onlar için gerçek imgeyle yüzleşmek imkansızdır. İdeal fotoğrafla aile fotoğrafı arasındaki zıtlık uyuşmazlık yaratır ve bazen insanın canını acıtır. Çocukluk fotoğraflarına bakmak çoğu zaman insanın kardeşleriyle kıyaslanmaya maruz kalması anlamına da gelir, hangisinin kaç adet fotoğrafı var, diyelim kendisinin daha az fotoğrafı varsa ya da çok fazla öne çıkarılmamışsa daha az seviliyor olduğu sanısına kapılabilir. 


Mesela Marie'nin getirdiği fotoğrafta ablası bir sandalyede oturuyordu ama kendisi onun yanında ayakta durmak zorunda kalmıştı. Coralie, objektifin annesine dönük olduğunu, iki erkek kardeşinin onun etrafında olduğunu, kendisinin de yanlışlıkla fotoğrafta çıkmış gibi daha kenarda bir yerde durduğunu fark etmişti. Ya da tersine, Romain anne ve babasının tüm etkinliklerde hem kardeşinin hem de kendisinin fotoğraflarını çekmiş olduğunu görünce mutlu olmuştu. 

Kişi bedenen ya da psikolojik olarak suistimale maruz kalmışsa, gücünü istismar eden aile sistemini göstermesi, fotoğrafta bulunan her bir kişinin yüzünde, bedeninde ve tavrında o gücün izlerini bulması ve kendisini iyi niyetle dinleyen ve bakan dışarıdan birinin hissettiklerini onayladığını görmesi önemlidir. Böylece fotoğraf, kişinin manipülasyonla, çelişkili ve kapalı söylemlerle işleyen bir sistemin kendisine çocukken aşıladığı, algılarına dair duyduğu şüpheden sıyrılmasını sağlar. 

Mesela bir anne, çığlıklar komşunun evinden duyulmasın diye pencereleri kapattıktan sonra, çocuğunun başucuna gidip "Gören de işkence görüyorsun sanır" demişti. Bir diğer anne, babası, yatakta yatan çıplak kız çocuğunu kırbaçla cezalandırırken, "Senin iyiliğin için" demişti tekrar tekrar. İşte korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış, üzgün ve asık suratlı, cılız veya bulimik, çevrelerine iyi görünmeleri gerekse de kamera karşısında huzursuz duran o çocuk fotoğraflarında, en saygın evlerde sessizce halledilen, dış dünyadan da neredeyse görünmez olan işkence ritüelleri ortaya çıkar. Fotoğraf burada anne babanın inkarından kurtulmak için bir kanıt, bir dayanak olur. İmge aynası sayesinde kelimeler akar, maruz kalınan tacizin emareleri dışsallaştırılır ve farkına varılır, acı ıslah edilir, yetişkinin içindeki çocuk duyulur. 

• Christine Ulivucci, Fotoğrafların Anlattığı

22 Eylül 2023 Cuma

Çiftlerde Tükenmişlik

Çift terapisinde psikanalitik nesne ilişkileri yaklaşımının temel unsurları, James L. Framo tarafından aşağıdaki şekilde özetlenmiştir (1990):

1. İnsanların doyurucu bir nesne ilişkisine duyduğu ihtiyaç, yaşamın en temel güdülerinden biridir.

2. Ebeveynlerini bırakma ya da değiştirme şansı olmayan bebekler, onlarla olan ilişkilerinin en kötü yanlarını içselleştirirler. Bu içselleştirmeler, daha sonra ebeveynlerin psikolojik temsilleri olarak kalıcılaşır. 

3. Psişik çatışmalar, doğduğumuz ailede yaşananlardan doğar. Birey, bu çatışmaları çözmeye çabalarken, içinde bulunduğu ilişkiyi doğduğu ailedekine benzer kalıplarla şekillendirir.

4. Eş, büyük ölçüde kişinin ihtiyaçları çerçevesinde görünenler kapsamında algılanır; mesela eş, kişinin kendinde inkâr ettiği veya kendinden ayırdığı kişilik özelliklerini taşıyor olabilir. Eşler birbirlerini ilk kurdukları nesne ilişkisinden yitirdikleri özellikleri tamamlamak için seçer; bu özellikleri yansıtmalı özdeşim yoluyla birbirlerinde yeniden yaşatırlar. Evlilikte yaşanan uyumsuzlukların en temel nedenlerinden biri de, eşlerin kendilerinde kaybettikleri özellikleri karşı tarafa yansıtıp sonra da bu özelliklerle eşleri üzerinden çatışmalarıdır.


Gördüğümüz gibi, çiftlerin yaşadıkları sorunların psikanalitik açıklaması doğrusal bir yaklaşımdır. Çocukluk travmaları, mevcut sorunlarla ifade edilir. (Kötü muamele görülen bir ilişkiyi sürdürmek veya sevdiğiniz birini sizi terk etmeye zorlamak gibi) mantık dışı davranışlar, hastalıklı içe yansıtmalar ve bilinçsiz* dürtüler aracılığıyla açıklanır. Eşler kişinin kendinde inkâr edip kendinden ayırdığı yönleri birbirlerine yansıtan aynalar olarak görülür (kendisini sevgiyi hak etmeyen biri olarak gören kadın sevgi göstermeyi bilmeyen adamı seçer, böylelikle kadın duygularının suçunu adama atabilir). 

Eşlerin bilinçsizce ihtiyaç duyduğu yönler ayrılmış ve bastırılmış hastalıklı içselleştirmeler olduğundan, bu eşler birbirlerini tamamlarlar: Mağdurla tacizci, peşinden koşanla kaçan, sadistle mazoşist bir araya gelir. Yansıtma ve içselleştirmeler, her iki eşte de, eşlerin birbirlerine ayrılmış  ve bilinçsiz yönlerini yansıttıkları ve eşten ziyade bu yansıtmalara bilinçsizce tepki verdikleri karşılıklı bir süreç meydana getirir. Eşlerin arasında böyle bir ayrım olmadığı zaman ise, her iki eş de diğerinin yansıttığı şeyi yansıtmalı özdeşim aracılığıyla içselleştirir. İç çatışmalar, eşlerin birbirleri arasındaki çatışmalara dönüşür. Bir diğer deyişle, çift çatışmaları, her iki eşin de taşıdığı aynı iç çatışmanın yeniden sahnelendiği bir alana dönüşür; burada her bir eş de içsel çatışmanın bir yönünü sergiler.

*Sanırım metinde "bilinçsiz" olarak çevrilen kavramı "bilinçdışı" olarak düşünmek daha uygun olacaktır.

• A.M. Pines, Çiftlerde Tükenmişlik

Görsel: Pexels.

18 Ağustos 2023 Cuma

İhtimam Göstermek

Hayvanlar ve insanlar başlangıçta aynı aşamalardan geçerler. Yeni doğmuş bir yavru, ihtimam gösterilmezse hayatta kalabilir mi? Korunması, etrafının çevrilmesi, konuşulması, düşünülmesi, hayal edilmesi gerekmez mi dünyaya gerçekten gelebilmesi için? Mutlak bir yumuşaklık yokluğunda ne olurdu? Küçük bir memelinin annesinden gördüğü bakım, bütünlüğü tehlikede olanın ve gelişimini henüz tamamlamamış olanın sarmalanmasının başka bir ifadesidir. İlk bağlanma üzerine yapılan çalışmalar, bebek vücuduna -aynısı hayvanlar için de geçerlidir- uygulanan her türlü şiddetin (ve bütün kırıcılıkların) hafızada tutulduğunu göstermektedir. Herhangi bir ciddi saldırı, şimdi veya daha sonra, hayatta kalabilme kabiliyetini tehlikeye atacaktır.


Amerikalı filozoflar bu düşünceye "care" demişlerdir; çünkü bu kavram onlara varlıklarının kırılganlıkları hakkında çığır açıcı bir şekilde konuşabilme imkânı sağlamıştır. İnsanlığın başlangıcından bugüne bakım ve ihtimam yumuşaklıkla ilişkilidir: Hastalığı tedavi etmek, yarayı kapatmak veya acıyı dindirmek. Buradaki ihtimam verili olanın ötesindeki; tıbbi bir eylemi veya ağrı kesici maddeyi aşan iyi niyeti dile getirir. Prematüre bebekler üzerine çalışanlar bunu bilir; çünkü hem öylesine kırılgan olup hem de benzersiz bir direnç gösteren bu bebeklerin esrarengiz bir biçimde hayatta kalabilmeleri, belki de onlardan hiç esirgenmeyen şefkatli sözlere, hareketlere bağlıdır. 

Yumuşaklık iyileştirmeye yeter mi? Yumuşaklığın üzerine giyebileceği bir gücü veya bilgisi yoktur. Başkasının kırılganlığını kucaklamak, öznelerin kendi kırılganlıklarından kaçamayacaklarının farkına varmaları anlamına gelir. Bu kabul bir kuvvettir, yumuşaklığı, basit bir özenden daha yüksek bir birlikte hissetme mertebesine çıkarır. Duygusunu paylaşmak, "birlikte acı çekmek", ona tamamıyla teslim olmadan onun ne hissettiğini hissedebilmektir. Kendini başkalarına, başkalarının kederine ve acısına açabilmek ve acıyı başka bir yere taşıyarak içinde tutabilme gücüdür.

Fakat, onu harekete geçiren yoğunluk ne olursa olsun yumuşaklık bir ilişki ilkesinden ibaret değildir. Başkalarındaki en müstesna şeye alan açmaktır. Yumuşaklığın dikkati, Patocka'nın "ruhun bakımı" olarak adlandırdığı anlamda, insan varlıkları olarak etrafımızdaki dünyaya, bu dünyayı meydana getiren varlıklara ve hatta ona yönelttiğimiz düşüncelere karşı sorumluluklarımıza işaret ediyorsa, o halde yumuşaklık hayvanlar, mineraller, bitkiler ve yıldızlarla olan yakın bağımızın bir parçasıdır. 

- Anne Dufourmantelle, Yumuşaklığın Gücü

21 Mayıs 2023 Pazar

Babalar ve Kızları

Bir kız çocuğu babanın bakışında ne denli sevildiğini hissederse, baştan çıkarma potansiyeli de (konuşmaya, süslenmeye ve ilgi çekmeye dair yatırımlar) o derece artar. Bu potansiyel, kadınsı özdeşleşmelerin temelini oluşturacaktır; şüphesiz, babanın bakışının kız çocuğa hem yönelmesi hem de ensest yasağını tanıması şartıyla: Babanın bakışının arzuya değil, sevgiye dair olması gerekir. Bu bakıştaki fazlalık veya eksiklik mutlaka bir iz bırakacaktır. Küçük kız, babasının kendine bakışını kendi düşlemleriyle de dolduracak ve böylece babanın bilinçli veya bilinçdışı konumlarıyla, küçük kızın bilinçli veya bilinçdışı Oidipal düşlemleri arasında oldukça karmaşık bir bağ oluşacaktır.


Oidipal düşlemleri ve baştan çıkarmayı hesaba kattığımızda, yetişkinlerin, oldukça masum, sıradan gözüken bazı tutumlarının çocuk için son derece uyarıcı olabileceğini belirtelim. Anne babadan birinin dışarıda kalması halinde, diğeriyle kurulan baştan çıkarıcı ilişki, çocuğu cinsel olarak uyarıp, aynı zamanda çok da kaygılandırabilir. Yapılandırıcı olan; çocuğun anne babadan biri ile duygusal çift olduğu ve diğer ebeveynin dışarıda kaldığı bir konum değil, aşk birlikteliği içindeki anne/baba karşısında üçüncü olma, dışarıda kalma konumudur. 

Anne baba arasında -kendisinin dışında kaldığı- ayrıcalıklı bir aşk/çift ilişkisi olduğunun farkına varması, çocuğu, yoğun bir kaygı olan iğdiş edilme kaygısından uzaklaştırır. Çok iyi bilindiği gibi, insanoğlunun bilinçdışında iki temel yasak vardır: Ensest ve öldürme yasağı (Freud, 1911). Bu yasaklara yakınlaştıkça, bilinçdışında yoğun bir kaygı, suçluluk ve ceza görme korkusu (iğdiş edilme kaygısı) ortaya çıkar. 

Gerçek bir ensest söz konusu olmasa da bedensel mahremiyet sınırlarının oluşmadığı, diğer ebeveynin ayırıcı işlevinin devreye girmediği ve Oidipal arzuların sonucu olarak anne baba ile çift olma konumuna itilerek "ensestüel" olarak adlandırılan (Racamier, 1995) bir ilişki biçiminin içinde kalan çocuk, kaygı içeren bir uyarılım yaşayarak zaten mevcut olan yoğun cinsel düşlemlerini bastıramaz. Normal gelişimde latans döneminin (6-10 yaş) başlangıcında -altı yaş civarında- bastırmaya uğrayacak bu cinsel düşlemler, aksi durumda aşırı bir uyarılımla benliğin sısnırlarını zorlayıp, klinik semptomlar olarak ortaya çıkarlar: Dürtüsellik, erken ergenlik, hiperaktivite, cinsel meşguliyetlerin devamı, yoğun mastürbasyon, somatik şikayetler, korku, altına kaçırma vb.

Ferenczi (1933) çocuk ve yetişkin dilinin farklılığından bahsetmiştir: Çocuk şefkatin lisanını, yetişkin şehvetin lisanını konuşur. Ferenczi'nin şehvetten kastı cinselliktir ve bu dil karışıklığının çocuğun ilk ruhsal çatışması, ilk travması olduğunu ifade edecektir. 

- Neslihan Zabcı, "Babalar ve Kızları: Bir Bakışın Öyküsü", Psikanaliz Defterleri 4 - Çocuk ve Ergen Cinselliği

6 Mayıs 2023 Cumartesi

Güç Duyusunu Yeniden Kazanmak

Öfke yakıttır. Öfkeyi hissederiz ve bir şeyler yapmak isteriz. Birisine vurmak, bir şey kırmak, kriz geçirmek, duvara yumruk atmak, o hergeleye haddini bildirmek. Ama biz nazik insanlarız ve öfkemizi bastırır, reddeder, gömer, engeller, saklar, onunla ilgili yalan söyler, ilaçla yatıştırır, üstünü örter, yok sayarız. Onu dinlemek dışında her şeyi yaparız. 


Öfke, dinlenilmesi gereken bir ses, bir çığlık, bir rica, bir taleptir. Öfkeye saygı duyulması gerekir. Neden? Çünkü öfke bir haritadır. Öfke sınırlarımızı gösterir. Nerede olduğumuzu görmemizi ve bu durumu sevmediğimiz zamanı bilmemizi sağlar. Öfke suçlama değildir, o yolu gösterir. İyileşmekte olan bir sanatçı için öfke sağlık belirtisidir. 

Öfke eyleme dönüştürülmek yerine, üzerinde düşünülmesi ve çalışılması gereken bir şeydir. Öfke, yönü işaret eder. Biz de öfkeyi yakıt olarak kullanıp belirtilen yön doğrultusunda önlem almak durumundayız. Biraz düşünerek öfkenin bize gönderdiği mesajı anlayabiliriz. 

"Canı cehenneme! Ben bundan daha iyi film yaparım!" (Bu öfke size, film yapmak istediğinizi anlatmaktadır. Nasıl yapılacağını öğrenmek durumundasınız.)

"İnanmıyorum! Bu oyunu ben üç yıl önce düşünmüştüm. Şimdi kalkmış o yazmış." (Bu öfke size, ertelemeyi bırakmanızı söylemektedir. Açılış geceleri fikirler için değil, yazılmış oyunlar için yapılıyor. Yazmaya başlayın.)

"Benim stratejimi kullanıyor. İnanılmaz bir şey bu! Benden çaldı! Bu fikri toparlayıp patentini almam gerekiyordu." (Bu öfke size, fikirlerinizi ciddiye almanızı ve onlarla çalışmanızı söylemektedir.)

Öfkelendiğimiz zaman öfkelendiğimiz için kendimize çok kızarız. Lanet olası öfke! Öfke bize, artık eski yaşamımız ile idare edemeyeceğimizi, eski yaşamın öldüğünü söylemekte. Yeniden doğduğumuzu anımsatmakta. Ve yeniden doğuş acıtıyor. Bu acı da bizi kızdırıyor. 

Öfke, eski yaşamımızın ölümüne işaret eden bir yangın fırtınası. Öfke, bizi yeni yaşama gönderen yakıt. Öfke usta değil, bir araç. Öfkenin üzerinde düşünülmeli ve çıkarımlar yapılmalı. Doğru kullandıldığında öfke, yararlıdır. 

Miskinlik, duyumsamazlık ve umutsuzluk düşmandır. Öfke ise değil. Öfke arkadaşımızdır. Hoş ve nazik olmayan ama çok çok sadık bir arkadaş. O her zaman, ihanete uğradığımız, kendimize ihanet ettiğimiz zamanlarda bizi uyarır. Kendi iyiliğimiz için harekete geçmemiz gereken zamanları bize bildirir. Öfke, kendi başına bir eylem değildir. O, eyleme davettir.

-Julia Cameron, Sanatçının Yolu

8 Nisan 2023 Cumartesi

Tanrısal Anne-Babalar

Antik Yunanlıların ciddi bir problemi vardı. Tanrılar Olimpos Dağı'nın zirvesindeki semavi mekanlarından onları gözetliyor ve Yunanlıların her yaptıklarını yargılıyorlardı. Hoşnut olmadıkları davranışlar gözlemlediklerinde de insanları hızlıca cezalandırıyorlardı. Merhametli ya da adaletli olma zorunlulukları yoktu. Haklı olmaları bile gerekmiyordu. Hatta düpedüz mantıksızca bile davranabiliyorlardı. Akıllarına esince bir insanı sadece bir yankıya dönüştürebiliyor, bir başkasını da sonsuza dek yokuş yukarı kaya parçaları taşımaya mahkum edebiliyorlardı. Tanrılarının ne zaman ne tür bir ceza vereceğini bilememek, Antik Yunanlılar arasında korku ve şaşkınlığa yol açıyordu. 


Tıpkı bir çocukla toksik anne-babasının arasındaki ilişki gibi. Tutarsız davranışları olan anne-babalar, çocuklarının gözünde korku saçan birer tanrıdır adeta. 

Bebekliğimizde gerçekten tanrısal bir yapıya sahip olan anne-babalarımız bizim için her şey demektir. Onlarsız, kendi ayaklarımız üzerinde duramayacağımızı bildiğimiz gibi, anne-babalarımızın yokluğunda sevgisiz, korunmasız, evsiz barksız birer canlı oluruz. Onlar, hayatta kalmamızı sağlayan, ihtiyaçlarımızı karşılayan, her şeye gücü yeten yaratıklardır.

Anne-babalarımızı başkalarıyla kıyaslayabilecek bir deneyimimiz olmadığı için mükemmel olduklarını düşünürüz. Dünyamız beşikten öteye büyümeye başladığında onların bu mükemmel imajlarını da bozmadan korumak için çaba harcarız. Aksi takdirde karşılaştığımız bilinmezliklerle baş edemeyiz. Anne-babalarımızın mükemmel olduğunu düşündüğümüz sürece güvende hissederiz. 

Anne-babadan bağımsız bir birey olma süreci, ergenlik çağında zirveye ulaşır. Aktif bir şekilde onların değerlerini, zevklerini ve otoritelerini sorgularız. Dengeli bir ailede anne-babalar bu değişikliklerin getirdiği kaygılarla mücadele edebilirler. Teşvik etmeseler bile en azından çocuklarının bu sorgulamalarını hoş görürler. Çocuklarının isyankarlıklarını, kendi gençliklerini hatırlayıp duygusal gelişimin bir parçası olarak kabul ederler. Sonuçta kendilerini, herkesin böyle bir evreden geçtiğini fark edip telkin edebilirler. 

Toksik anne-babalar bu kadar anlayışlı değillerdir. Tuvalet eğitiminden ergenlik çağına, isyankarlığa ve hatta fikir ayrılıklarını bile kişisel bir saldırı olarak kabul ederler. Çocuklarının bağımlılıklarını teşvik ederek kendileri için savunma mekanizmaları oluştururlar. Çocukları için sağlıklı bir gelişim süreci amaçladıklarını söyledikleri halde, fark etmeden gelişimlerine zarar verir, onların iyiliklerini düşündükleri için böyle davrandıklarını öne sürerler. Çocuklarını devamlı eleştirip kısıtladıklarında, doğruyla yanlışı öğretmeye ya da kişiliklerini güçlendirmeye çalıştıklarını dile getirirler. Halbuki anne-babaların bu davranışları çocuklarının gelişmekte olan özsaygılarına büyük zarar verir. Bu tür anne-babalar ne kadar doğru davrandıklarını düşünseler de, ani çıkışları çocuklarının kafasını karıştırır, şiddetli ve olumsuz tavırları onları şaşırtır. 

İşte çocuk, tıpkı Antik Yunanlılar gibi, tanrısal anne-babasının merhametine sğınır; bir sonraki şimşeğin ne zaman çakacağını bilmez. Fakat toksik anne-babaların çocukları, bir sonraki şimşeğin eninde sonunda çakacağını çok iyi bilirler. Bu korku çocuğun içine işler ve onunla birlikte giderek büyür. Ne kadar başarılı olursa olsun, zamanında hasara uğramış her yetişkinin özünde aslında bu çaresiz ve korku dolu çocuk vardır.