1 Kasım 2016 Salı

Ekim 2016



Algılanan Dünya, Merleau-Ponty'nin 1948'de yaptığı radyo konuşmalarından oluşuyor bu metinler. Bakış açısıyla, felsefik sorularıyla bilimin perspektifini tartışan ilginç bir sohbet olmuş. (En azından bize göre.) Algı konusuna değinilen kitabın fenomenoloji konu başlığıyla ilgilenenleri etkileyeceğini düşünüyorum. Altı çizilmiş yerler tekrar okunmalı ve biriyle tartışılmalı ki bu kitap bellekte kalıcı olsun. Ömer Aygün çevirmiş.

Ba, Birhan Keskin'in 2003-2005 arasında yazdığı şiirlerden oluşuyor. Kitapyurdu'nda birisi "Depresyon hırkası gibi kitap," diye yorum yazmış, katılmamak elde değil. 

Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, ilk defa Murathan Mungan kitabı aldım. Övünmüyorum ya da ah'lanmıyorum, yanlış anlaşılmasın. "Sızım sızım aşksızım" diye başlayan şiiri yüzünden aldım bu kitabı, şiirleri beni çok tatmin etmedi. 




Buzda Yürüyüş, malûmunuz, Jaguar'ın bastığı birçok kitabı kitaplığa eklemeye çalışıyoruz, her ne kadar filmlerini izlemesem de "okumayı" seven biri olarak film yönetmeni Werner Herzog'un bu yürüyüş seyahatini edinmek istedim. Nasıl bir metin: Yazar, elinde kamera varmış gibi geçtiği kasabaları bize anlatıyor. Ali Bolcakan çevirmiş, güzel bir metin. 

Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, fazlasıyla uzun bir kitap ismi. Sırf John Berger'in kısa bir metni ve Bülent Somay çevirisi diye aldım. Bilirsiniz, Berger eski bir ressam. Bu metin de "Resim yapmak neye cevap verir, neyin ihtiyacıdır?" gibi sorulara cevap olsun diye yazılmış sanırım. Berger'i okumak her zaman zevklidir. 

Hani, üstat Aruoba'ya diyecek söz mü var? Bütün kitaplarını sabırla toplamak, raflardan indirip sabırla okumak lazım. 




Hızlandıkça Azalıyorum, bu kitabı yaklaşık iki yıl kadar önce üç farklı kitapçıda gide-gele okumuştum. O zamanlar kitap almamaya çalışan bir işsizdim. Neyse. Kitabın tadını tam yaşayamadığım için sonunda kitabı aldım ve doyasıya okudum. Zaten ülkemizde Nordik yazar tutkunları da baş gösterdi. Onlardan biri de ben olabilirim. Çok iyi bir metin, zekici düşünülmüş cümleler var içinde. Deniz Canefe çevirmiş. 

İstanbul'dan Gelen Telefon, üniversite yıllarımda Blue Jean, Headbang, Yüxexes, ZOR ve bir dönem çıkan Rolling Stone, Billboard gibi müzik yayınlarını takip etmiştim. Birkaç yerde Roll'u görsem de hiç almamıştım. Şimdi çok pişmanım. Bu kitap da, Roll'de yayımlanan bir telefon söyleşisinden oluşuyor ve söyleşiyi yapan Yücel Göktürk aynı zamanda müzik de dinletiyor karşı tarafa. Telefonun diğer ucunda az önce sözünü ettiğimiz John Berger olunca ortaya düşündüren ve sorgulatan bir metin çıkıyor. Yasemin Akbaş ve Yücek Göktürk çevirmiş. İlginç bir okuma deneyimi. 

Teori ve Pratik Üzerine, Metis'in diyaloglar serisinden yanılmıyorsam şu ana kadar dört kitap çıktı. Dördünü de aldım bu ay. Bu, okuduğum ikinci kitaptı. Adorno ile Horkheimer 1956 baharında üç hafta boyunca bir tartışma yaptılar ve bu tartışmayı Komünist Manifesto’nun güncel bir versiyonunu üretme niyetiyle teybe kaydettiler. Bu kitap da kaydedilen bu tartışmanın yazıya dökülmüş hâlidir. Yer yer harareti yükselen bir tartışma, Horkheimer'ın Adorno'ya açıkça saldırdığını düşündüğüm kısımlar çok ilgimi çekti. Aynı zamanda Adorno'nun uysallığı da. Orhan Kılıç çevirmiş. 



28 Eylül 2016 Çarşamba

Eylül 2016



Yaşama Uğraşı, Pavese'nin 1935-1950 arasında tuttuğu günlüklerin kayıtları. Edebiyatsever herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşündüğüm bir kitap, Cevat Çapan'ın yetkin çevirisiyle. "Kendi yaradılışına karşı hareket etmeye kalkan bir insanın çekeceği ceza, kendisi gibi davranmak istediği zaman artık bunu yapamayacak durumda olmasıdır."

Martin Eden, Jack London deli bir yazar. Kısacık yaşamında çok üretken davranmış. İlk olarak lisedeyken Demir Ökçe'yi okumuş ve çok etkilenmiştim. Gecikmeli olarak Eden'ı da okudum ve yarı-otobiyografik özellikli bu kurgunun içine rahatlıkla girdim. Okunmalı, Levent Cinemre çevirisiyle. 

Bilinmeyen Adanın Öyküsü, Saramago'dan çok ilginç kısa bir öykü. Bu kitap şimdilerde Kırmızı Kedi tarafından Emrah İmre çevirisiyle basılıyor, ben İş Kültür'den çıkan E. Efe Çakmak çevirisini okudum. "Ama benim istediğim bilinmeyen adayı bulmak, orada, o adada kim olduğumu görmek istiyorum, Bilmiyor musun kim olduğunu, Eğer kendinden geçemezsen, nasıl bileceksin kim olduğunu."



Bir Şeyler Eksik, "Aşk, Cinsellik ve Hayat Hakkında Bilmek İstemediğimiz Şeyler" alt başlığıyla sunulan kitap Bülent Somay'ın titiz yazarlığının sonucu okuması kolay bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. İnanılmaz keyif aldım. Sanırım Eylül 2016'nın en güzel kitabı bu oldu. Okuruyla sohbet eder gibi maddeler halinde yazdığı bu kitap için Bülent Somay'a ne kadar teşekkür etsek azdır. "Eksik hep orada. Hepimizde, yaşamımızın her ânında. O eksiğin ruhumuzda açmış olduğu gediği doldurmaya çalışarak yaşıyoruz. Bazen bundan bir başkasını sorumlu tutarak, bazen o gediği bir başkasındaki bir 'fazla' ile kapatmaya çalışarak. Başaramıyoruz tabii ki, ama iyi de oluyor: Böylece başkalarıyla iletişim kurmayı beceriyoruz. Hiçbir eksiğimiz olmasaydı başkalarına ne ihtiyacımız olurdu ki? Yani kısacası, eksiklerimiz sayesinde toplumsal varlıklarız biz. Ama bu, eksiğin bize acı vermesini, huzursuz etmesini engellemeyecek. Eksik doldurulamaz, kapatılamaz, kamufle bile edilemez. Marifet eksikle birlikte yaşamasını öğrenmekte."

Çocukluğun Soğuk Geceleri, bence melankolik tarafı ağır basan okurların yanaşmaması gereken bir kitap. Tezer Özlü'nün "Türk edebiyatının nostaljik prensesi" gibi itici bir tanımlamayla sunulmasına gıcık olsam da bir yerde satış stratejisi işte. Çok üzücü satırların kadını. "Görüyorsun işte. Hastalar ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebilirler. Çünkü sinir hastalığı da bulaşıcı bir şey. Hem öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebilir. O zaman gücün varsa kurtar kendini. Ne ilaç ne şok. Hastalık ile sağlık arasındaki bağ o denli zayıf ki, bir şizofrenin otuz yıllık solgunluğunu, zayıflığını, iştahsızlığını, çürümüş dişlerini ve zamanı yitirmişliğini yakından duymak, şizofreni kokusunu koklamak bile hasta edebilir insanı."

Homunkulus, biz yetişkinler için yazılmış on altı tane peri masalından oluşuyor. Tuhaf hikâyeler bunlar, alegorik bir anlatımla bir insan hayatının farklı dönemlerindeki farklı duygularının somutlaştırılması olmuş. Doğacan Dilcun Doğan çevirmiş.


 



Cerrah, sonunda Tess Gerritsen okudum. Gerilimini çok sevdim. Yazarın gerçek hayatında tıp fakültesi mezunu olması detaylı ameliyat ve kesme-biçme sahnelerini ustalıkla yazabilmesini sağlamış. Sonradan idolleşen Dedektif Rizzoli'yi ise dizisinden farklı olarak kısa boylu ve çirkin olarak tanıyoruz. Başka bir şey okuyamadığım dönemlerde polisiye-gerilim romanlarına dadanırım, yine başarılı oldum. Türün hayranları zaten okumuştur da, merak edenler mutlaka edinsin bu kitabı. Ali Cevat Akkoyunlu çevirmiş. 

Kahramanın Doğuş Miti, Otto Rank'ın Türkçede bildiğim kadarıyla yeni basılmış bir metni. Mitolojideki kahraman hikâyelerini göz önünde bulundurarak bu kahramanların benzer özelliklerini anlatıyor. Açıklamalarını psikanalize sırtını dayayarak yapıyor. Meraklıları okuyacaklardır. Gökçe Yavaş çevirmiş.

Bellek Tiyatrosu, okuduğum en ilginç metinlerden biri. Simon Critchley eşyalarını almak için geldiği ofisinde, ölmüş bir filozof arkadaşının yayınlanmamış yazılarını, hazırladığı tuhaf bir takım kartları içeren ve her birinin üzerinde burç işaretleri olan kutularını bulur. Hatırlama sanatı hakkında metinler ve bazı insanların (filozofların) hayatlarının bilinmeyen yönlerinin sıralandığı, ayrıca ölüm tarihlerinin de olduğu astroloji kartları bulur. Bunlardan birisi de Simon'ın kendisine aittir. Kitabın türü gerçekten belli değil; kurmacı mı, otobiyografi mi, felsefi bir metin mi, ayırt etmek zor. Tuncay Birkan çevirmiş. "Gece gökyüzüne baktığımızda tek gördüğümüz geçmiştir; ne kadar ileri bakarsak o kadar gerileri görürüz. Geleceği görmek için içe dönmemiz lazım." 

25 Ağustos 2016 Perşembe

Kitaplı Hava Sahası'nda Ağustos 2016



Karaduygun, uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Daha önce Sema Kaygusuz okumamıştım, benim için bir ilk oldu. Kaygusuz'un telif hakları Metis'e geçtikten sonra bu kitabın çıkmasını bekledim ve nihayet okuyabildim. Açıkçası Karaduygun'dan ne bekleyeceğimi de bilmeden okudum, şair Birhan Keskin'le ilgili bir anlatı olduğunu biliyor fakat detayını bilmiyordum. Kitabın içinde farklı hikâyeler de var, Birhan'la ilgili kısımlar da var. Okudum işte, etkilendim diyemem. 

Melez Prens, Harry Potter serisinin 6. kitabı, fazlasıyla durağan geçti, ara sıcak hikâyeler anlatıldı, Harry'nin Dumbledore'la birlikte Düşünseli'nde çıktığı anı yolculukları güzeldi. Kitabın sonunda yazarın bıraktığı soru işaretleri, "Hikâyenin sonunda ne olduğunu bilmek için seve seve 7. kitabı alacaksınız" gibi olmuş. Daha önce demiştim ya, güzelim hikâyeyi ellerinden geldiği kadar ticarîleştirmişler. Filmine girmiyorum bile!

O Koku, Mısırlı yazar Sunullah İbrahim'in kısacık bir hikâyesi. Hapisten çıkan karakterin başına gelen olayları anlatıyor. Mısır kültürüne kısa bir bakış atıyor. Hükümetine karşı muhalif elbette, sanırım bu yüzden ilk yayımlandığında yasaklanmış. Rahmi Er çevirmiş.

  


Doppler, çok sevdiğim kısacık bir roman, Norveçli yazar Erlend Loe yazmış, Dilek Başak çevirmiş. Edebi demeye dilim varmıyor, öyle pek de edebiyat yapmamış zaten, hatta tabiri caizse langur lungur yazmış, akıcı. Standartları yüksek bir hayatı, bir karısı, iki çocuğu olan bir adamın her şeyi bırakıp ormanda yaşamasını anlatıyor. Kitabın sonunda "inşallah" dediğine göre devamı da gelecekmiş, devamı gelsin yine alırım. 

Edit: Bu notu yazdıktan sonra Artjurnal'ın youtube hesabında Erlend Loe'yle yapılmış bir röportaja denk geldim, burada, yazdıklarımda yanılmamışım.

Değişim, 2012 Nobelisti yazar Mo Yan'ı ilk kez okudum, hem diğer tuğla kitaplarına göre incecik olduğu için hem de Levent Cantek kendi blogunda paylaştığı için merak ettim. Otobiyografik bir anlatı, çünkü kitabın girişinde Avrupa'da tanıştığı bir yayıncının kendisinden Çin'deki son 30 yılın değişimini yazmasını istediğini belirtiyor, tür olarak neden "uzun öykü" yazmışlar anlamadım. Neyse kitabın dili kolay, yormuyor, çabuk okunuyor. Ayrıca hep yazmak isteyen insanlara da biraz güç veriyor. Ve şu an Çin hakkında iki gramlık bir bilgiye sahipsem bu kitap sayesindedir. Erdem Kurtuldu çevirmiş.

Ölüm Yadigârları, nihayet Potter serisini 9 haftalık bir sürede bitirdim. Evet, dananın kuyruğu sonunda kopuyor, bir anlamda seriye başlamamın ve bitirmemin nedeni olan meşhur finali okudum. Hogwarts Savaşı beklediğim kadar etkileyici değildi. Olayların oraya gelene kadar olan kısmı ise biraz kısır kalmış. Ancak yine de hakkını vermek lazım, bir hikâyeyi yedi kitap boyunca uzatmak, ara hikâyelerle desteklemek ve zenginleştirmek kolay bir iş değil. Ne denir ki, iyiler her zaman kazanır. En azından edebiyatta! 

Not: Ağustos 2016'nın yeni okumalarını 20-21 Ağustos tarihlerinde bıraktım; dergi okuması ve tekrar okunmasını gerekli gördüğüm birkaç kitabı gündeme aldım (Kum Kitabı, Bizans Sultanı, Taş Bina ve Diğerleri), bu yüzden erken bir yazı oldu, olsun. 

2 Ağustos 2016 Salı

Temmuz 2016'da Okuduklarım

Temmuz ayı kitap okuma açısından verimli geçti, benim için. Aslında biraz da tuhaf oldu, çünkü fantastik okumayan bendeniz Harry Potter serisine devam ederken, işin edebiyat kısmını da atlamamak için gayret ettim. Potter serisinin rahat okunulabilirliği işimi kolaylaştırırken özellikle her gün işe gelip giderken yaptığım tren yolculuklarına da yükte hafif kitaplar eşlik etti.



Ateş Kadehi, Potter serisinin 4. kitabı; kitap Quidditch Dünya Kupası'yla başlıyor ve okul açıldıktan sonra Üçbüyücü Turnuvası'nın bu yıl Hogwarts'ta gerçekleşeceği efsanevi okul müdürü Prof. Albus Dumbledore tarafından açıklanıyor. Beklenmeyen olay ise üçbüyücü Ateş Kadehi tarafından seçildikten sonra yaşı tutmamasına rağmen sihirli kadehin Harry'nin adını da yarışmacıların arasına katmasıyla yaşanıyor. Seriyi birlikte çeviren Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu yine çok rahat ve kolay okunabilen bir işe imza atmışlar. Bu kitapta sadece kapak olmamış diyebilirim; zira kapakta görüldüğü gibi Harry, Ateşoku'yla bir ejderhanın saldırısından kurtulmaya çalışıyor. Ancak bu olay Üçbüyücü Turnuvası'nın ilk aşamasında yaşanıyor, bence kapağa çizilmesi gereken resim turnuvanın son yarışmasında Harry ve Cedric'in kendilerini bir mezarlıkta bulduktan sonra Harry'nin Voldemort'la düello yaptığı sahne olabilirdi. (Gerçi buna çok benzer bir sahneyi son kitabın kapağında kullanmışlar. Onu henüz okumadığım için bir şey diyemem.)

Zümrüdüanka Yoldaşlığı serinin 5. kitabı ve 975 sayfa sürüyor. Epey hikâye anlatmış yazar bu kitapta, bir sürü detay var ve bu detayların hiçbirini filmlerde görmek mümkün değil. Hikâye daha da zenginleşiyor bu kitapta, ergenliğe giren Harry ve saz arkadaşları da artık yavaştan aşk meşk ilişkilerine kapılıyorlar. Kitabın sonlarına doğru Sihir Bakanlığı'nın Esrar Dairesi'nde yaşanan savaş ise gerçekten çok iyi. Filmde ise bu sahneler çok kötü; yine de haksızlık etmeyeyim; Yoldaşlık üyelerinin gelip olaya el koymasından sonra Dumbledore'un gelişi ve Voldemort'a haddini bildirişi filmde güzel çekilmiş. 
                            
         

Sine Ergün daha önce Bazen Hayat kitabını okuduğum bir yazar, Baştankara'da da aynı tarz hikayelerine yer vermiş; kısa, anlık, az cümle kurarak derinlerine inmek... birkaç hikâye etkileyici olsa da yeni bir şey yok.

Çerçeve'yi yeni bitirdim, yazar evlilik kurumuyla ilgili irdelemeleri hem kendi hem de yazarlık dersi vermek için gittiği Atina'da beraber vakit geçirdiği insanlar üzerinden yapıyor. İnsan ilişkileriyle ilgili göze çarpan cümleler de var, boş bir yazar değil. Lâle Akalın çevirmiş.

Kefaret'te başarısız bir besteci ve müzik öğretmeninin yaşadığı vicdan azabını hafifletme girişimi anlatılıyor. Çarpıcı bulmadım, sanki yazarı ara sıcak niyetine bir kitap kaleme almış ya da yayınevine bir kitap borcu kaldıysa onu ödemek için yazmış gibi. Ancak kitapta geçen müzik terimleri ve verilen bilgiler takdire şayan. Sertaç Canbolat çevirmiş.

8 Temmuz 2016 Cuma

Son aylarda okuduklarım

Bölük pörçük tuttuğum bloguma geri döndüm. Her geri dönüşümde olduğu gibi, "bu sefer düzenli yazacağım" diyerek başlayayım...

Şimdi buraya koyduğum kitaplardan çok daha fazlasını okuduğumu bilenler biliyor zaten, ancak burayı da şişirmemek için en son okuduklarımdan biraz bahsedip bahsi kapatacağım. 


Etgar Keret'i Buzdolabının Üstündeki Kız'dan beri çok severim, (Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü beni hiç etkilememişti.) Hikâyeleri kısadır, birçoğu etkileyicidir, moderndir, kurnazdır, sevimlidir, masumdur, hınzırdır, anladınız işte. Domuzu Kırmak'ın çıkacağı haberini görünce bundan bir önceki kitabı Yedi Güzel Yıl'ı hâlâ okumamış olduğumu utanarak hatırlamıştım, bu yüzden iki kitabını birden aldım. Domuzu Kırmak, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'ndeki hikâyelerden biridir. Yepyeni hikâyelerle bu Domuzu Kırmak hikâyesinin çizimleri ekleniyor ve ortaya güzel bir iş çıkıyor. 

Yedi Güzel Yıl da Keret'in otobiyografik denilebilecek hikâyelerini bir araya getiriyor. Keret'i bilenler zaten bir şekilde bu kitaplara da ilgi gösterecektir, yeni başlamak isteyenlere ise Nimrod Çıldırışları'nı tavsiye etmeden duramayacağım. 


Haziran 2016'da Harry Potter'a başladım, buna ben de inanamıyorum. İlk iki kitap Felsefe Taşı ve Sırlar Odası beni çok sarmadı, ama seri 7 kitap olduğu için devam ettim. İlk iki kitaptaki "tekrarlar" çok canımı sıktı. Rowling'in yazarlığıyla ilgili detaylı bilgim yok ancak sanırım Potter'ın ilk iki kitabında acemilik yaşamış. Örneğin kuzeni Dudley'nin ne kadar şişko ve embesil bir yaratık olduğunu onkere falan tekrar etti. 

Serinin üçüncü kitabı Azkaban Tutsağı hem verdiği heyecan hem de sürükleyiciliği anlamında en olmuş Potter kitabıydı. Şu günlerde 4. kitap Ateş Kadehi'ni okuyorum, 420. sayfasındayım, bu kitap 660 sayfa ve şimdiden diyebilirim ki sayfa sayılarının artırılması bilinçli bir tercih, birçok sayfa olmasa da olurmuş. Sayfa sayısı arttıkça kitabın fiyatı da artıyor, ticari bir stratejik hamle gözüyle bakıyorum bu duruma. Beşinci kitap Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nı edindim çoktan, bu da 975 sayfa. Kendime sabırlar diliyorum. 


Karl Ove, Türkçede daha yayımlanmadan merak uyandıran yazarlardan biri olmuştu. 6 kitaplık Kavgam serisi Avrupa edebiyat ortamlarında fırtınalar estirdiği için bizim kıyılarda da belli bir kesim tarafından merakla beklenmişti. İlk kitabın güzel karşılanması ve satış anlamında da yayınevi Monokl'ün yüzünü güldürmesi sonucunda serinin devamı da gelmeye başladı. 2. kitap Âşık Bir Adam, Karl Ove'nin karısı Linda'yla tanışması ve evlenmesi ve çocuk yapmasını anlatan İsveç günlerini kapsıyor. Sürekli başına gelen olayları anlatmıyor bu arada, benim sevdiğim bir yöntem olan olayı kesip o konu hakkında bilinç akışını konuşturması yazdığı metni çekici hale getirmesini sağlıyor. Dostoyevski'den girdiği sayfalar ya da hayatla ilgili sorun neydi diye sorup altını doldurduğu sayfaları edebi tatmin yaşayarak okudum.