2 Mart 2025 Pazar

Ruh Sağlığı Tedavilerinin Yaşadığı Kriz

Bildiğimiz anlamda ruh sağlığı tedavileri bir çeşit komada, belki de beyin ölümü çoktan gerçekleşti de, doktorlar bize söylemiyor. Yakında cenazesini kaldırırsak şaşırmayalım. 

Oldukça karamsar bir başlangıç, ne dersiniz? Gerçeğin bir parçası da şu ki, ruh sağlığı tedavi sistemleri şu an "başarısız" görünüyor. Açıklamaya çalışayım. 

Birçok NLP, kişisel gelişim yöntem ve teknikleri psikoterapi adı altında "pazarlanıyor." Sosyal medya fenomeni olma derdine düşmüş, lisans ve (varsa) yüksek lisans eğitimlerini ruh sağlığı programlarında tamamlamış birçok "uzman" çektikleri videolarla, iddialı çözüm önerileriyle, basma kalıp tekniklerle, her yaşantıya uygun bir "slogan" halinde kurdukları cümlelerle takipçi topluyorlar. Şaka değil, milyonlarca insan bu kişileri takip ediyor ve paylaşımlarını "bilimsel" sanıyor. Bu kısa özette şuraya varacağım: Bu tarz içerikleri tüketen birçok danışan seans odasına geldiğinde benzer bir etki bekliyor. Bizden "akıl" ve "ne yapmaları gerektiğini söylememizi" istiyorlar. 

Artık neredeyse herkesin sahip olduğunu iddia ettiği "anksiyete", "depresyon", "dikkat eksikliği" ve "bağımlılık" gibi durumlar genellikle travmatik yaşantılar, tolere edilemeyen kayıplar, aşırı stres ve sağlıksız ilişkilerden kaynaklanır. Tedaviye başvuran danışanların direkt olarak semptomlarını tedavi etmeye odaklandığımızda, temel nedenleri ele almak yerine, yalnızca yüzeyde görünen sorunlarla ilgilenmiş oluruz. Birçok toplum gibi biz de, acıların asıl nedenlerini bulup anlamak yerine, danışanların acı ve ıstırap dolu tecrübelerini görmeme, görsek de bilmeme eğilimindeyiz. Bu da bizi kaportayı cilalayıp motorda neler olup bittiğiyle ilgilenmeme noktasına getirir ki, aslında bütün konu motorda ne olup bittiğidir. 

Popülerlik yarışına sokulan "anksiyete", "depresyon", "dikkat eksikliği" gibi psikopatolojik bozuklukların sadece "beyinsel bozukluklar" olduğunu iddia etmek ve bu nedenle sadece psikotrop ilaç tedavisi gerektirdiklerini söylemek kapitalist şirketlerin avuçlarının kaşınmasını sağlamaktan öteye gidemeyecektir. Ancak en çok sesi çıkan şirketlerin parayı bastırıp reklamını, tanıtımını yapan şirketler olduğunu hesaba katarsak benim gibilerin sesi çok cılız kalıyor ne yazık ki. İlacın gerekli olduğu psikopatolojik durumları deneyimli psikiyatrist meslektaşlarımız iyi biliyor ve hastalarını yakından takip edebiliyorlar. Peki ya beş dakikalık görüşme sonucunda kendisine konulan tanının ardından gelen bir reçeteyle soluğu eczanede alan hastaları ne yapacağız? Konuşma terapisinin bir işe yaramayacağına dair sarsılmaz inancıyla hareket eden ve bütün çareyi kullandığı ilaçlara (büyük oranda tek bir ilaç yerine 2-3 ilaç kullanılır) dayandıran insanları ne yapacağız?

PBS'nin Medicating Normal adlı belgeseline göre, her gün psikiyatrik ilaç kullanan beş Amerikalıdan biri, %35 oranında bu ilaçlardan uzun vadede ciddi zarar görüyor. Birçok insanın görmezden geldiği "duygusal acılar" geçici olarak ilaç tedavisiyle hafifletilse de uzun vadeli çözümler sunmadıklarını, ciddi yan etkileri olduğunu ve bırakmanın da tahmininizin ötesinde zor olduğunu bilmeniz yerinde olur. FDA, 2020 tarihli bir açıklamasında, "benzodiazepinlerin reçete edildiği gibi birkaç gün ila haftalar boyunca düzenli olarak alındığında fiziksel bağımlılığın ortaya çıkabileceği" ve mevcut kılavuzların bu ilaçların ciddi riskleri hakkında yeterince uyarıda bulunmadığı konusunda kamuoyunu bilgilendirmişti. 

Bir klinik psikolog olarak ilaç tedavilerinde bilgimin sınırlı, yetkimin olmadığının bilincindeyim ve ilaç tedavisine de karşı değilim. Bazı danışanlarımız için ilacın, iç gözlem çalışmalarımızı engelleyen durumların sakinleştirilmesinde yardımcı olduğunu ve onların konuşma terapimize etkili bir şekilde katılmalarına imkân sağlayabildiğini biliyorum. Ancak sadece psikotrop ilaçlara güvenmenin kapsamlı bir tedavi planından çok uzakta olduğunu da biliyorum. Dikkat çekmek istediğim nokta da bu zaten. 

Kapsamlı ve anlamlı psikoterapiyle ilgili gerçeklerden biri şu ki, böylesi bir tedavi ilk başta acı verici ve rahatsız ediciymiş gibi görünebilir. Danışanların, ıstıraplarının kaynaklarını ilk kez araştırmaya başladıklarında semptomlarındaki artış nadir değildir. Bu geçici rahatsızlık hisleri görece uzun vadeli iyileşme için gerekli olsa da hem ruh sağlığı camiası içinde hem de dışında birçok kişi ve kuruluş "kimyasal kısayolların" çözüm olduğu fikrini hararetle savunur olurlar. Nihayetinde bize kalan da şöyle bir şey olur; sıklıkla haplar tercih edilir, kişisel gelişim manifestoları yazılır ve anlamlı psikoterapinin en hayati unsuru, yani "iyileştiren ilişkiler" gözden tamamen kaçmış olur, varlığından bile haberdar olunamaz. 

Ruh sağlığını iyileştirmenin hiçbir kısayolu olmadığını korkmadan söyleyelim. Seans odalarında "bu görüşmelerin daha ne kadar süreceği" sorulduğunda ne yanıt vereceğimizi bilmeden çaresiz gözlerle danışanlarımızla bakışmayalım. Danışanlar bilinçdışıyla yüzleşmenin, geçmiş deneyimlere değinmenin, benliklerini keşfedebilmelerinin önemini bilen, uzun süreli eğitimler almış ve süpervizyon gruplarına katılmış psikoterapistler arasalar çok daha iyi olur. 

Bu yazıyı kimler okuyacak bilmiyorum. Gerek bir meslektaş gerekse de bir danışan iseniz kendi deneyimlerinizi yorum kısmına bırakabilirsiniz. 

Bu yazıyı yazma cesaretini hiç tanımadığım meslektaşlarım Erica Komisar ve Jonathan Shedler'ın paylaşımlarına borçlu olduğumu eklemek isterim. 

Sevgilerimle,

Tuna

27 Şubat 2025 Perşembe

Rekabet

(...) Bu noktada anne baba, terapist ve eğitimcinin üçünü de ilgilendiren rekabet meselesine değinmek gerekir. Rekabet, yalnızca haset ve kıskançlıkla veya Oidipal çatışma ile bağlantılı ruhsal bir öğe değildir. Kökeni, bütün canlı türlerini ilgilendiren yaşam içgüdüsüne dayanır: çoğunlukla yiyecek ve üreme hakkını barındıran yaşam alanı için aynı türden ve diğer bütün canlılarla ilişkide kendini ortaya koyar. Bu niteliği ile sosyalleşmenin tersi yönde bir eğilimdir. Ehlileşmesi ve sosyalleşmiş olması insanın biyolojik eğiliminin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Kültür, öznenin kendi arzusundan vazgeçmesini, Ötekinin arzu ve talebini tanımasını, üstlenmesini, payına düşenle yetinmesini talep ederken, yaşam içgüdüsü ise bencilce rekabet etmeyi dayatır. 

Psikanalitik kuramları temel alarak çalışan terapistler, acıları nedeniyle yardım için başvurmuş olan her yaştan öznenin, bilinçdışıyla tanıştırılma girişimlerine, edilgen konumu reddederek ve rekabet ederek karşılık vereceğini bilir. Eğitimci, onu daha donanımlı kılacağına inanılan bilgileri verdiği öğrencinin şevkle karşılık vermediğini deneyimler. Anne babalar, onların iyiliği ve onları korumak için söyledikleri ve yaptıkları birçok şeyin çocukları tarafından reddedilişine öfke ve şaşkınlıkla tanık olurlar. İnsanın uygarlaşma sürecinin mirası ona edilgenliği dayatırken, içgüdüleri her zaman ve her yerde etkin olup mücadele ve rekabet etmesini söyler. İnsan ilişkilerinde sınır konusu üzerinde düşünürken, birbirine zıt bu iki gücü birlikte hesaba katmak gerekir. Çocuğun girdiği sınavlarda, spor, sanat gibi uğraşlarda diğer çocuklarla rekabet etmesini isteyen anne baba, onun, anne babasının arzu ve talepleriyle de rekabet etme gereksinimi olduğunu unuttuğunda, hayal kırıklıkları ve mutsuzluklar kaçınılmazdır. 

• Sezai Halifeoğlu, Arzuların Karşılaşma Alanı Olarak Sınır 

6 Ocak 2025 Pazartesi

Kültürel Bir Rol Olarak Babalık

İnsan ailelerinde erkekler genellikle uzun süre baba rolünü üstlenir; ilgilerini, sevgilerini, paralarını ve zamanlarını çocuklarının yetiştirilmesine ayırır. Lovejoy modeline göre, bu erkekler genetik açıdan çocuklar onların olduğu için böyle davranmaktadır. Gelgelelim, diğer kuyruksuz maymunlarda olduğu gibi, insanlarda da erkekler yetiştirdikleri çocukların genetik babaları olduklarından doğrudan emin olamazlar. Babalık testi bu belirsizliği giderebilir, ama bu daha çok yeni bir buluş. Dahası, bugünkü teknolojide bile çok az erkek babalık testi yaptırıyor, test yaptırmaktansa çocuklarının biyolojik babası olduklarına inanmayı tercih ediyorlar.

Çocukların yetiştirilmesine akıtılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, daha çok erkeğin babalığından emin olmak isteyeceği akla gelebilir, ama böyle bir şey söz konusu değildir. Bu durumda babalığın biyolojik olarak belirlenen bir rol değil, kültürel bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. 

İşin ilginç tarafı, bu kültürel rol biyolojik değişimlere neden olur. Erkekler evlendiklerinde veya baba olduklarında testosteron seviyeleri düşer. Erkek tekeşli bir ilişkide koca veya baba rolünü üstlendiğinde, "erkekliği" -ve beraberinde birçok kadınla çiftleşme güdüsü- azalır. 

Günümüzde Lovejoy modelinin temel varsayımlarına meydan okunuyor. Erkekler ve kadınlar erkek ve dişidir, ama biyolojinin ötesinde kültürel varlıklardır aynı zamanda. Babalığın ortaya çıkışı bunun kanıtıdır. 

***

21. yüzyılda babalar geçmişe kıyasla daha aile odaklı ve erişilebilir hale geldiler. Doktor ziyaretlerinde hamile partnerlerine eşlik ediyorlar, aile doğum odasında eşlerinin doğumuna yardımcı oluyorlar ve doğumdan sonra çocuklarının bakımının epey bir kısmını eşleriyle paylaşıyorlar. Anneler bebeklerini emziriyor elbette, ama babalar da biberonla besleyerek, bebeklerin altını değiştirerek veya çocuk yetiştirmeyle ilgili birçok başka işte yardımcı olarak katkıda bulunabiliyorlar. 

Babaların çocuk konusunda annelerle yaptıkları iş paylaşımlarında zaman zaman çocuk bakımının ötesine geçtikleri de olur. İlginç biçimde, çok sayıda erkek, partnerleri hamile kalınca "sempatik gebelik" denilen bir şey yaşar; yani sabah bulantıları çeker, kilo alır, bebeğin rahimdeki hareketliliği sırasında hissedilene benzer karın ağrıları hissederler. Bazen doğum yapan partnerlerinin yanı başında doğum sancıları çektikleri bile olur. Bu hayali gebelik ve doğum deneyimleri yalnızca psikolojik değildir, açık biçimde fizyolojiktir de. Partnerleri hamile olan erkekler, kadının ilk gebelik dönemlerinden doğum sonrasına kadar yaşadığı hormonal değişikliklerin benzerlerini yaşarlar. Bazı kültürler duygudaşlıktan doğan bu ağrı paylaşımını teşvik de eder. Örneğin geleneksel Kore toplumunda doğum yapan kadın kocasının saç topuzuna asılarak doğrum ağrılarına dayanmaya çalışırdı. Antropolojide "couvade sendromu" olarak adlandırılan bu hayali veya sempatik gebelik, biyoloji ile kültürün babayı çocuk yetiştirmedeki yeni rolüne haırlamak için işbirliği yapmayı öğrendiğini gösterir.

• Sang-Hee Lee, Shin-Young Yoon, İnsan Türleriyle Yakın Temas