9 Ekim 2023 Pazartesi

Herkes Gibi


Bazen paniklerim, herkes gibi. Her şey dağılıyormuş gelir, parça parça. Tutamam o dağılan parçaları, zaten tutmaya çalıştıkça başarısız olur daha da paniklerim.

Kalp atışlarım hızlanır, herkes gibi. Kulaklarımda patlayan kalp atışları korkutur, sesleri duyamaz olurum. Bir uğultu haline gelmeye başlar seslerine aşina olduğum dünya.

Ter dökerim, herkes gibi. Sıcak basar ve o dökülen terleri soğuk diye algılarım. Islanıyorumdur, hasta olacağım diye endişelenirim, ama derim, içimden, şu belayı bir atlatayım, hastalığa çözüm bulurum.

Sonra dururum biraz öyle, herkes gibi. Biraz durunca geçecek sanırım, aslında zihnimin bana bir oyunudur bu yaşadığım, ortalıkta tekinsizce gezen gerçek bir tehdit yoktur, terapistim böyle demiştir. Evet terapistim, onun söylediklerini anımsamaya çalışırım, herkes gibi. Bir yere tutunup oturur, gözlerimi kapatıp seans odasına dönerim, onun cümlelerini duymaya çalışırım. Bırak, der, serbest bırak korkunu-kaygını, duyguların en tepeye ulaşsın, kal orada! Kalıyorum. Bekliyorum, saniyeler saatler boyunca geçmiyormuş etkisi yaratır. Bu zamanı kim durdurdu? Kavga etme bununla, odaklan. Neye odaklanayım? Hah buldum, nefesime. Neydi o teknik? Burundan al, bekle, bekle, bekle, ve ağızdan yavaşça ver. Şimdi bir daha, burundan al, bekle, ağızdan ver. İşe yarıyor sanki, hadi bir daha.

Dünyanın aşina olduğum sesleri geri geliyor, gözlerimi açsam mı, biraz daha beklesem mi? Rahatlıyorum, biraz daha durayım böyle.

O sesler ne? İnsanlar konuşuyor, iyi mi, diyorlar, kalabalık yapmayın, açılın biraz, diyorlar. Gözlerimi açıyorum hafiften, başımda bir kalabalık, şaşkın ve meraklı gözlerle bana bakıyorlar. Su vermeye çalışıyorlar. Ölmemişim. Kafayı kırıp aklımı oynatmamışım. Dışarıdan nasıl görünüyorum acaba? Rezil olmuş muyumdur? Gülmüşler midir bana?

Sonra ayağa kalkarım, iyiyim derim, teşekkürler derim. Ve düşünürüm; neydi beni panikleten o şey? Yine bulamam ne olduğunu, bu sefer de elimden kaçırmışımdır, herkes gibi.

Ekim’23, İstanbul

Görsel: Jenny Brough

28 Eylül 2023 Perşembe

Fotoğrafların Anlattığı

İnsanın kendi çocukluk fotoğraflarıyla çalışmasının zorlukları vardır. Kimi danışanlar, yönergeyi anlamamış gibi dergilerden bebek resmi kesip getirir çünkü onlar için gerçek imgeyle yüzleşmek imkansızdır. İdeal fotoğrafla aile fotoğrafı arasındaki zıtlık uyuşmazlık yaratır ve bazen insanın canını acıtır. Çocukluk fotoğraflarına bakmak çoğu zaman insanın kardeşleriyle kıyaslanmaya maruz kalması anlamına da gelir, hangisinin kaç adet fotoğrafı var, diyelim kendisinin daha az fotoğrafı varsa ya da çok fazla öne çıkarılmamışsa daha az seviliyor olduğu sanısına kapılabilir. 


Mesela Marie'nin getirdiği fotoğrafta ablası bir sandalyede oturuyordu ama kendisi onun yanında ayakta durmak zorunda kalmıştı. Coralie, objektifin annesine dönük olduğunu, iki erkek kardeşinin onun etrafında olduğunu, kendisinin de yanlışlıkla fotoğrafta çıkmış gibi daha kenarda bir yerde durduğunu fark etmişti. Ya da tersine, Romain anne ve babasının tüm etkinliklerde hem kardeşinin hem de kendisinin fotoğraflarını çekmiş olduğunu görünce mutlu olmuştu. 

Kişi bedenen ya da psikolojik olarak suistimale maruz kalmışsa, gücünü istismar eden aile sistemini göstermesi, fotoğrafta bulunan her bir kişinin yüzünde, bedeninde ve tavrında o gücün izlerini bulması ve kendisini iyi niyetle dinleyen ve bakan dışarıdan birinin hissettiklerini onayladığını görmesi önemlidir. Böylece fotoğraf, kişinin manipülasyonla, çelişkili ve kapalı söylemlerle işleyen bir sistemin kendisine çocukken aşıladığı, algılarına dair duyduğu şüpheden sıyrılmasını sağlar. 

Mesela bir anne, çığlıklar komşunun evinden duyulmasın diye pencereleri kapattıktan sonra, çocuğunun başucuna gidip "Gören de işkence görüyorsun sanır" demişti. Bir diğer anne, babası, yatakta yatan çıplak kız çocuğunu kırbaçla cezalandırırken, "Senin iyiliğin için" demişti tekrar tekrar. İşte korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış, üzgün ve asık suratlı, cılız veya bulimik, çevrelerine iyi görünmeleri gerekse de kamera karşısında huzursuz duran o çocuk fotoğraflarında, en saygın evlerde sessizce halledilen, dış dünyadan da neredeyse görünmez olan işkence ritüelleri ortaya çıkar. Fotoğraf burada anne babanın inkarından kurtulmak için bir kanıt, bir dayanak olur. İmge aynası sayesinde kelimeler akar, maruz kalınan tacizin emareleri dışsallaştırılır ve farkına varılır, acı ıslah edilir, yetişkinin içindeki çocuk duyulur. 

• Christine Ulivucci, Fotoğrafların Anlattığı

22 Eylül 2023 Cuma

Çiftlerde Tükenmişlik

Çift terapisinde psikanalitik nesne ilişkileri yaklaşımının temel unsurları, James L. Framo tarafından aşağıdaki şekilde özetlenmiştir (1990):

1. İnsanların doyurucu bir nesne ilişkisine duyduğu ihtiyaç, yaşamın en temel güdülerinden biridir.

2. Ebeveynlerini bırakma ya da değiştirme şansı olmayan bebekler, onlarla olan ilişkilerinin en kötü yanlarını içselleştirirler. Bu içselleştirmeler, daha sonra ebeveynlerin psikolojik temsilleri olarak kalıcılaşır. 

3. Psişik çatışmalar, doğduğumuz ailede yaşananlardan doğar. Birey, bu çatışmaları çözmeye çabalarken, içinde bulunduğu ilişkiyi doğduğu ailedekine benzer kalıplarla şekillendirir.

4. Eş, büyük ölçüde kişinin ihtiyaçları çerçevesinde görünenler kapsamında algılanır; mesela eş, kişinin kendinde inkâr ettiği veya kendinden ayırdığı kişilik özelliklerini taşıyor olabilir. Eşler birbirlerini ilk kurdukları nesne ilişkisinden yitirdikleri özellikleri tamamlamak için seçer; bu özellikleri yansıtmalı özdeşim yoluyla birbirlerinde yeniden yaşatırlar. Evlilikte yaşanan uyumsuzlukların en temel nedenlerinden biri de, eşlerin kendilerinde kaybettikleri özellikleri karşı tarafa yansıtıp sonra da bu özelliklerle eşleri üzerinden çatışmalarıdır.


Gördüğümüz gibi, çiftlerin yaşadıkları sorunların psikanalitik açıklaması doğrusal bir yaklaşımdır. Çocukluk travmaları, mevcut sorunlarla ifade edilir. (Kötü muamele görülen bir ilişkiyi sürdürmek veya sevdiğiniz birini sizi terk etmeye zorlamak gibi) mantık dışı davranışlar, hastalıklı içe yansıtmalar ve bilinçsiz* dürtüler aracılığıyla açıklanır. Eşler kişinin kendinde inkâr edip kendinden ayırdığı yönleri birbirlerine yansıtan aynalar olarak görülür (kendisini sevgiyi hak etmeyen biri olarak gören kadın sevgi göstermeyi bilmeyen adamı seçer, böylelikle kadın duygularının suçunu adama atabilir). 

Eşlerin bilinçsizce ihtiyaç duyduğu yönler ayrılmış ve bastırılmış hastalıklı içselleştirmeler olduğundan, bu eşler birbirlerini tamamlarlar: Mağdurla tacizci, peşinden koşanla kaçan, sadistle mazoşist bir araya gelir. Yansıtma ve içselleştirmeler, her iki eşte de, eşlerin birbirlerine ayrılmış  ve bilinçsiz yönlerini yansıttıkları ve eşten ziyade bu yansıtmalara bilinçsizce tepki verdikleri karşılıklı bir süreç meydana getirir. Eşlerin arasında böyle bir ayrım olmadığı zaman ise, her iki eş de diğerinin yansıttığı şeyi yansıtmalı özdeşim aracılığıyla içselleştirir. İç çatışmalar, eşlerin birbirleri arasındaki çatışmalara dönüşür. Bir diğer deyişle, çift çatışmaları, her iki eşin de taşıdığı aynı iç çatışmanın yeniden sahnelendiği bir alana dönüşür; burada her bir eş de içsel çatışmanın bir yönünü sergiler.

*Sanırım metinde "bilinçsiz" olarak çevrilen kavramı "bilinçdışı" olarak düşünmek daha uygun olacaktır.

• A.M. Pines, Çiftlerde Tükenmişlik

Görsel: Pexels.

18 Ağustos 2023 Cuma

İhtimam Göstermek

Hayvanlar ve insanlar başlangıçta aynı aşamalardan geçerler. Yeni doğmuş bir yavru, ihtimam gösterilmezse hayatta kalabilir mi? Korunması, etrafının çevrilmesi, konuşulması, düşünülmesi, hayal edilmesi gerekmez mi dünyaya gerçekten gelebilmesi için? Mutlak bir yumuşaklık yokluğunda ne olurdu? Küçük bir memelinin annesinden gördüğü bakım, bütünlüğü tehlikede olanın ve gelişimini henüz tamamlamamış olanın sarmalanmasının başka bir ifadesidir. İlk bağlanma üzerine yapılan çalışmalar, bebek vücuduna -aynısı hayvanlar için de geçerlidir- uygulanan her türlü şiddetin (ve bütün kırıcılıkların) hafızada tutulduğunu göstermektedir. Herhangi bir ciddi saldırı, şimdi veya daha sonra, hayatta kalabilme kabiliyetini tehlikeye atacaktır.


Amerikalı filozoflar bu düşünceye "care" demişlerdir; çünkü bu kavram onlara varlıklarının kırılganlıkları hakkında çığır açıcı bir şekilde konuşabilme imkânı sağlamıştır. İnsanlığın başlangıcından bugüne bakım ve ihtimam yumuşaklıkla ilişkilidir: Hastalığı tedavi etmek, yarayı kapatmak veya acıyı dindirmek. Buradaki ihtimam verili olanın ötesindeki; tıbbi bir eylemi veya ağrı kesici maddeyi aşan iyi niyeti dile getirir. Prematüre bebekler üzerine çalışanlar bunu bilir; çünkü hem öylesine kırılgan olup hem de benzersiz bir direnç gösteren bu bebeklerin esrarengiz bir biçimde hayatta kalabilmeleri, belki de onlardan hiç esirgenmeyen şefkatli sözlere, hareketlere bağlıdır. 

Yumuşaklık iyileştirmeye yeter mi? Yumuşaklığın üzerine giyebileceği bir gücü veya bilgisi yoktur. Başkasının kırılganlığını kucaklamak, öznelerin kendi kırılganlıklarından kaçamayacaklarının farkına varmaları anlamına gelir. Bu kabul bir kuvvettir, yumuşaklığı, basit bir özenden daha yüksek bir birlikte hissetme mertebesine çıkarır. Duygusunu paylaşmak, "birlikte acı çekmek", ona tamamıyla teslim olmadan onun ne hissettiğini hissedebilmektir. Kendini başkalarına, başkalarının kederine ve acısına açabilmek ve acıyı başka bir yere taşıyarak içinde tutabilme gücüdür.

Fakat, onu harekete geçiren yoğunluk ne olursa olsun yumuşaklık bir ilişki ilkesinden ibaret değildir. Başkalarındaki en müstesna şeye alan açmaktır. Yumuşaklığın dikkati, Patocka'nın "ruhun bakımı" olarak adlandırdığı anlamda, insan varlıkları olarak etrafımızdaki dünyaya, bu dünyayı meydana getiren varlıklara ve hatta ona yönelttiğimiz düşüncelere karşı sorumluluklarımıza işaret ediyorsa, o halde yumuşaklık hayvanlar, mineraller, bitkiler ve yıldızlarla olan yakın bağımızın bir parçasıdır. 

- Anne Dufourmantelle, Yumuşaklığın Gücü

21 Mayıs 2023 Pazar

Babalar ve Kızları

Bir kız çocuğu babanın bakışında ne denli sevildiğini hissederse, baştan çıkarma potansiyeli de (konuşmaya, süslenmeye ve ilgi çekmeye dair yatırımlar) o derece artar. Bu potansiyel, kadınsı özdeşleşmelerin temelini oluşturacaktır; şüphesiz, babanın bakışının kız çocuğa hem yönelmesi hem de ensest yasağını tanıması şartıyla: Babanın bakışının arzuya değil, sevgiye dair olması gerekir. Bu bakıştaki fazlalık veya eksiklik mutlaka bir iz bırakacaktır. Küçük kız, babasının kendine bakışını kendi düşlemleriyle de dolduracak ve böylece babanın bilinçli veya bilinçdışı konumlarıyla, küçük kızın bilinçli veya bilinçdışı Oidipal düşlemleri arasında oldukça karmaşık bir bağ oluşacaktır.


Oidipal düşlemleri ve baştan çıkarmayı hesaba kattığımızda, yetişkinlerin, oldukça masum, sıradan gözüken bazı tutumlarının çocuk için son derece uyarıcı olabileceğini belirtelim. Anne babadan birinin dışarıda kalması halinde, diğeriyle kurulan baştan çıkarıcı ilişki, çocuğu cinsel olarak uyarıp, aynı zamanda çok da kaygılandırabilir. Yapılandırıcı olan; çocuğun anne babadan biri ile duygusal çift olduğu ve diğer ebeveynin dışarıda kaldığı bir konum değil, aşk birlikteliği içindeki anne/baba karşısında üçüncü olma, dışarıda kalma konumudur. 

Anne baba arasında -kendisinin dışında kaldığı- ayrıcalıklı bir aşk/çift ilişkisi olduğunun farkına varması, çocuğu, yoğun bir kaygı olan iğdiş edilme kaygısından uzaklaştırır. Çok iyi bilindiği gibi, insanoğlunun bilinçdışında iki temel yasak vardır: Ensest ve öldürme yasağı (Freud, 1911). Bu yasaklara yakınlaştıkça, bilinçdışında yoğun bir kaygı, suçluluk ve ceza görme korkusu (iğdiş edilme kaygısı) ortaya çıkar. 

Gerçek bir ensest söz konusu olmasa da bedensel mahremiyet sınırlarının oluşmadığı, diğer ebeveynin ayırıcı işlevinin devreye girmediği ve Oidipal arzuların sonucu olarak anne baba ile çift olma konumuna itilerek "ensestüel" olarak adlandırılan (Racamier, 1995) bir ilişki biçiminin içinde kalan çocuk, kaygı içeren bir uyarılım yaşayarak zaten mevcut olan yoğun cinsel düşlemlerini bastıramaz. Normal gelişimde latans döneminin (6-10 yaş) başlangıcında -altı yaş civarında- bastırmaya uğrayacak bu cinsel düşlemler, aksi durumda aşırı bir uyarılımla benliğin sısnırlarını zorlayıp, klinik semptomlar olarak ortaya çıkarlar: Dürtüsellik, erken ergenlik, hiperaktivite, cinsel meşguliyetlerin devamı, yoğun mastürbasyon, somatik şikayetler, korku, altına kaçırma vb.

Ferenczi (1933) çocuk ve yetişkin dilinin farklılığından bahsetmiştir: Çocuk şefkatin lisanını, yetişkin şehvetin lisanını konuşur. Ferenczi'nin şehvetten kastı cinselliktir ve bu dil karışıklığının çocuğun ilk ruhsal çatışması, ilk travması olduğunu ifade edecektir. 

- Neslihan Zabcı, "Babalar ve Kızları: Bir Bakışın Öyküsü", Psikanaliz Defterleri 4 - Çocuk ve Ergen Cinselliği