26 Ocak 2026 Pazartesi

Dönüşüm için önce kaybolmak gerekir


"Dönüşüm" dediğimiz şey, bilinmeyene girmek demektir.

Hayatımızın dönüştürücü gücünü kullanmak istiyorsak, haritanın tükendiği ve kendimiz ile varoluşumuzun henüz keşfedilmemiş sularına yelken açmamız gereken an geldiğinde, o yelkeni açmak durumundayız.

Biz eski varoluş biçimlerinden vazgeçiyoruzdur ancak yenilerini henüz pekiştirmemişizdir.

Yaşam kalıplarını değiştiriyoruz. Bir noktadan diğer bir noktaya gidebilmek için bilinmeyeni aşmayan bir yol yoktur.

Dönüşüm, kendimiz ve hayatımızın bilinmeyen alanına girip onu kucaklayabildiğimiz zaman ortaya çıkar, kendini gösterir, kendini bize yaşatır. Ancak bu aynı zamanda deneyimsiz yanımızın bize eşlik etmek yerine, endişeye kapılması, bizi korumak için çoğu zaman yoldan çevirmesi, cesaretimizi kırması anlamına da gelir. Deneyimsiz yanımız durduk yere kaygı üretir, sonra da bu kaygıları yönetmeye çalışırken, bizi hayatımızda bu noktaya getiren süreçleri de ezip geçmiş olur. Halbuki biz süreçlerden öğrenen canlılarız. 

Yani yeni kıyılara ulaşabilmek için riski göze alarak, cesaretle ileri atılmamız önemlidir. Bu da, hayatımızda tanıdık olan her şeyi bilerek ve isteyerek gözden kaçırmak anlamına gelir.

Hayatlarımız birçok açıdan yapay bir sınırlamaya tâbi tutulduğunda kendimizi aşamayız. Aslında kendimiz olarak kalmak demek bile bir noktada kendimizi aşmak demektir. Ancak korkulara sahibizdir ve bu korkular bizi yeni yollar aramanın güvenli olmadığına inandırır, bizi içgüdüsel olarak geri çekilmeye zorlar. 

Peki, hayatımızda her şey dönüşüm geçirmek zorunda mı? Elbette hayır. Yaptığımız her şeyin dönüştürücü olması amaçlanmamıştır. Bizler birçok nedenden dolayı dönüşmeyi isteriz. Kimse asla değişmez, İnsanlar aslında değişmezler diye anlatılır; kabul; dönüşüm ise başka bir şeydir, bunu unutmamak bize iyi gelir. 

Hayatımızda bazen ihtiyaç duyduğumuz tek şey belirli, sınırlı bir semptomun hafifletilmesidir. Bazen bir krizden sağ çıkmaktır, bazen bir fırtınayı atlatmaktır. Bazen acımızı görebilmek ve bilmek yeterlidir, bazen benzer türden acıları yaşayan başkalarının olduğunu bilmek de önemlidir, yalnız olmadığınızı hissederiz. 

Hayatımızın dönüştürücü etkisini görmek istiyorsak, bunu sezgisel olarak anlarız. Bunu talep ederiz. Hayatımızın o kavşağında o dönüşüme ihtiyacımız vardır. Çünkü bu dönüşüm tek bir şeyi değiştirmeyi amaçlar: Yeni bir şey bulmak ve deneyimlemek için eski, tanıdık, bildik, belki de artık yıpranmış ilişki kalıplarından vazgeçmek. 

Böylece eski noktalardan yenilerine doğru hareket ederiz; yola çıktığımızda yeni noktanın bilincine sahip olamayız çünkü o hiçbir zaman deneyimimizin bir parçası olmamıştır. Bilinmeyenden geçmesi gereken yol budur.

Belki de bu, eski denizcilerin yeni ve uzak bir kara bulmak için denize açılması gibidir; ne kadar uzağa gitmeleri gerektiği, ne bulabilecekleri ya da böyle bir yerin var olup olmadığı bile belirsizdir. Oraya ulaşmak için tanıdık kıyıları gözden kaçırmaları gerekir.

Sevgiler,

Tuna

20 Ocak 2026 Salı

Anlamlı İlişkilerde Kopuş ve Onarım

 


İlişkilerimizde zaman zaman kopmalar görülür, sonra koparılan yerleri onarırız, bu şekilde de büyürüz. 

Anlamlı ilişkilerin tamamında kopma ve onarılma vardır (anlamlı olması biraz da bundan kaynaklanır), kopmalardan, kırılmalardan kaçınamayız. Biraz beceri gösterdiğimizde kopan ilişkilerimiz onarım sayesinde güçlenir ve derinleşir. 

İlişkileri nasıl yönettiğimiz bir anlamda benliğimizi yönetmek gibidir; yıllar önce Tanrılar Okulu'nda okuduğum ve bir türlü aklımdan silinmeyen o cümlede öğretilerden biri gizliydi: 

"Benliğin, fiyatları rastgele konulmuş, kötü yönetilen bir dükkan. İncik boncuklar fahiş fiyatlıyken değerli şeyler indirimde."

İlişkilerimizde kopuşlar beni sürekli benliğimizi düşünmeye iter. Onarım da belki buradan başlar. Kopuşun kabulünü, bunun nereden kaynaklandığını anlamayı, benlikteki karanlık köşelerin aydınlatılmasını ve nihayetinde deneyimlerimizden öğrenmeyi.

Bu aynı zamanda bir niyet çalışmasıdır. İlişkilerimizde olan bitene ve yaşanılanların bizi nasıl etkilediğine dair deneyimlerimizi paylaşmaya, karşı tarafın da deneyimini gerçekten dinlemeye istekli olmaya niyetli olmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Emin olun her seferinde kendimiz, karşı taraf ve kurduğumuz bağlantılar hakkında daha fazla şey öğreniriz. 

Bağlantıları anlamlandırmak ve anlamlı bağlantılar kurmak bu şekilde gelişir. 

Günümüzde çoğu kişinin huzur yanılgısı var. Hayatlarında her şey yolunda olmalıymış, istenmeyen bir haber almamak, istenmeyen olayların başlarına gelmesini engellemek adına çaba sarfediyorlar sanki. Bu yapılan şeyler anlaşılır ve insanidir de; huzur böyle korunmaz. Bu yapılan hamleler bir kâğıt parçasıyla kırılmaların üstünü örtmek gibidir. Bir şeyin üstünü örtmeye çalışmak ya da onu halının altına süpürmeye çalışmak ilerlemeyi beraberinde getirmez; zaman geçer, yaş alırız ancak ilerleyemeyiz. Onarım gittikçe imkansızlaşır. 

Hayatlarımızda çatlakları gizleme konusunda ne kadar ustalaşırsak ustalaşalım, asıl yapının sürekli zayıfladığı gerçeğini değiştiremeyiz. Burada şiddetli bir inkâr mekanizması devrededir. İnkâr ne kadar uzun sürerse yakınlık kuramama ihtimalimiz o kadar artar ve bizi kurutur; ilişkisiz, onarımsız, güçsüz kalırız. 

Anlamlı ilişkilerimizde tatminsizlik, hayal kırıklığı, umutsuzluk, öfke, incinme, kırılganlık kaçınılmazdır. Çünkü bunlar insanlık durumunun birer parçasıdır. 

Duygusal hayatınızı halının altına süpürmeyin, asıl onarımı öğrenin. Ki bunun bir formülü yok. 

Çoğu insan şunu sorar: "Karşı tarafa ondan memnun olmadığım davranışlarının olduğunu söylemeli miyim?" Anlamlı bir ilişkide cevap "evet"tir. Kabul ettiğiniz, tartışabildiğiniz ve anlamaya dair çabalarınızın olduğu şey duygusal büyümeyi ve güçlenmeyi sağlar. Karşı tarafa ne kadar üzgün olduğunuzu söylediğinizde onarım da başlar. 


Sevgiler,

Tuna

15 Ocak 2026 Perşembe

"Ben Böyleyim" Demenin Psikolojik Zararları

"Ben böyleyim", "ben buyum", "benim gerçeğim", "benim hakikatim" ifadelerini hayatınızda ne kadar kullanıyorsunuz? Birbirinden farklı gibi dursalar da bir noktada aynı ifadeyi dile getiriyorlar: Benim sarsılmaz inançlarım vardır ve bunları kimse değiştiremez!

Yani başka bir ifadeyle şu yorumu yapabiliriz sanırım: Kendi düşüncelerinizi sorgulamıyorsanız, onları sarsılmaz birer inanç olarak görüyorsanız duygusal olgunluk da gösteremiyorsunuz demektir. 

"Diyelim ki öyle, ne olacak? Ya ben duygusal olgunlukla ilgilenmiyorsam?" diyenler çıkacaktır. İnsan olma deneyiminin ıskalanmasıdır bu bence. Böyle sarsılmaz inançlar terapiye gittiğiniz halde (gidiyorsanız) hâlâ sarsılmadan duruyorsa belki de terapistinizi değiştirmenin vakti gelmiştir. 

"Psikoterapinin amacı, 

tüm çekişmeler bir yana, hastamızın vardığı sonuçlar hakkındaki kesinliğini sarsmaktır."

—Mary Jo Peebles, “Psikoterapi Sıkışmış Hissettiğinde”


Gözlemlerime göre; "Benim tecrübelerim," "Benim deneyimim" dendiğinde aslında "Benim gerçeğim" denmesi yaygın hale gelmiş durumda. 

Jonathan Shedler şöyle diyor bir yazısında: "Kendi deneyiminize, inancınıza, bakış açınıza, hafızanıza sahip olabilirsiniz. Ancak kendi gerçeğinize sahip olamazsınız. Hakikat tek kişiye ait değildir."

Bu tarz ifadeler sinsi başlangıçlıdır, kimseyi etkilemiyor gibi görünür, ancak, örneğin sosyal medya hesaplarındaki gibi, çöplükler oluşur. Kimsenin kimseyi dinlemediği, yazılanları gerçekten anlamadığı, sadece canı tepki göstermek, küfretmek istediği için yorum yazanları ortaya çıkarmaya başlayan bir tepki zinciri. Yapabileceğimizi bilmediğimiz şeyleri yapabileceğimizi görüyoruz. 

Duygusal olgunluk, hayatı algılayışımızı ve çıkarımlarımızı ele alma becerisidir, sorgulamaktır, muhakeme edebilmektir. Deneyimlerimiz üzerine düşünebilmemiz, daha gelişkin bir anlayışa ulaşabilmemiz, çoğu yanlış anlaşılmaların düzeltilebileceği anlamlarına gelir. 

"Ben böyleyim" dediğimizde, tecrübelerimiz üzerinde düşünebilme kapasitemiz aşınmaya başlıyor. Algılarımız kapanıyor, bunlar salt gerçeklerimiz olarak birer tortu yığını olarak birikiyor. Nihayetinde temel bir psikolojik prensibi reddediyor: Düşünceler ve duygular dış gerçeklikle eşanlamlı değildir. 

Psikolojide düşünce ve duyguların gerçeklik olmadığını fark etme becerisine "zihinselleştirme" adı verilir.

İnsanların "benim gerçeğim"den bahsettiği yerde zihinselleştirme hızla raydan çıkar.

Zihinselleştirme başarısız olduğunda psişik eşdeğerlik moduna geçebiliriz: "Zihnin içerikleri ile dış dünya arasında hiçbir ayrımın çizilmediği, zihinde düşünülenlerin otomatik olarak doğru olduğunun varsayıldığı bir zihin durumu." Bundan daha tehlikeli çok az şey vardır. 

İnsanları diğer canlılardan ayıran temel özellik düşünebilmesi değil, düşündüğünü de düşünebilmesidir, malumunuz olduğu üzere. 

"Ben böyleyim" vurgusunda bu özelliği görebilen var mı? 

11 Aralık 2025 Perşembe

Çocuğunuza Sınır Koyabiliyor musunuz? | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #8


Çocuğun duygusal gelişimini destekleyen sınırlar nasıl çizilir, ebeveynler neden zorlanır ve hangi hatalardan kaçınmak gerekir? Hepsini Baykuş’un Psikoloji Günlüğü’nün bu bölümünde ele alıyoruz. 

5 Kasım 2025 Çarşamba

Ertelemeyi Ertele | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #7


7. yayınımızın konusu "erteleme", arkadaşlar oldukça sempatik bir başlık atmışlar, gençler seviyormuş böyle başlıkları, benim de hoşuma gidiyor. İyi seyirler dilerim.

Sevgiler,
Tuna 

22 Ekim 2025 Çarşamba

9 Ekim 2025 Perşembe

Dikkatli olmak ya da olmamak | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #5


Baykuş'un Psikoloji Günlüğü'nde 5. yayına geldik bile. Zaman su misali, akıp gidiyor. Dikkat konuştuk bu sefer, umarım faydalı olur izleyenlere.

Sevgiler,
Tuna

24 Eylül 2025 Çarşamba

Çocuklarda Öz Düzenleme Becerileri | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #4


Baykuş'un Psikoloji Günlüğü'nde 4. videoya geldik. İki haftada bir yayınlanan video serimiz bir öğrenci-bir ebeveyn sırasını izliyor. Bu yayında ebeveynlere yönelik çarpıcı bir manşet attık: Arayanlar İçin Açıklamalı Ebeveynlik. Ebeveynliği de özdüzenleme becerilerinin gelişmesine katkıda bulunmak olarak ele aldık ve ben de naçizane anlatmaya çalıştım. 

Sevgiler,
Tuna

10 Eylül 2025 Çarşamba

Mutlu ve Bilinçli Yaşamaya Engel 3 Zihniyet Türü | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #3


Baykuş'un Psikoloji Günlüğü'nü tutmaya devam ediyoruz, artık moderasyonuyla sevgili Görkem bana eşlik ediyor. Yayının tamamı bu gördüğünüz pencerede ve Baykuş Mentörlük YouTube kanalında "Mutlu ve Bilinçli Yaşamaya Engel 3 Zihniyet Türü" adı altında izlenmeyi bekliyor. 

Sevgiler,
Tuna

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Nerede Hata Yaptık? Aile, Sistem ve Çocuklar | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #2


Bu ikinci yayınımızda ebeveynlere yöneldik. Öğrencilerin ilgi gösterdiği bir kanalda ebeveynlere nasıl ulaşacağız hiç bilmiyorum. Yayın, izleyicisini bulur diye umuyorum. 

Oldukça ağır konulara şöyle bir uğrayıp geçtim, gönül ister ki uzun uzun derinlemesine konuşalım. Ancak ben tanınmayan bir yüzüm izleyici için, bu yüzden uzun süreli yayınlardan şimdilik kaçınıyorum. 

Sevgiler,
Tuna

24 Ağustos 2025 Pazar

YKS Döneminde Motivasyonu Korumak | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #1


Baykuş Mentörlük'te "Baykuş'un Psikoloji Günlüğü" adlı bir video podcast serisine başladık. 

Hem üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere hem de ebeveynlere yönelik içerikler çekmeyi planlıyoruz. 

Konsept olarak ben kamera karşısında tekim, sizin göremediğiniz yerde Ege duruyor, bana sorular soruyor, zamanla belli bir ahenk yakalayacağımızı düşünüyorum. (Daha ilk yayında bile fena değiliz.)

Video podcast serimizi izler de takip ederseniz geri bildirimlerinizi eksik etmeyin.

Sevgiler,
Tuna

2 Mart 2025 Pazar

Ruh Sağlığı Tedavilerinin Yaşadığı Kriz

Bildiğimiz anlamda ruh sağlığı tedavileri bir çeşit komada, belki de beyin ölümü çoktan gerçekleşti de, doktorlar bize söylemiyor. Yakında cenazesini kaldırırsak şaşırmayalım. 

Oldukça karamsar bir başlangıç, ne dersiniz? Gerçeğin bir parçası da şu ki, ruh sağlığı tedavi sistemleri şu an "başarısız" görünüyor. Açıklamaya çalışayım. 

Birçok NLP, kişisel gelişim yöntem ve teknikleri psikoterapi adı altında "pazarlanıyor." Sosyal medya fenomeni olma derdine düşmüş, lisans ve (varsa) yüksek lisans eğitimlerini ruh sağlığı programlarında tamamlamış birçok "uzman" çektikleri videolarla, iddialı çözüm önerileriyle, basma kalıp tekniklerle, her yaşantıya uygun bir "slogan" halinde kurdukları cümlelerle takipçi topluyorlar. Şaka değil, milyonlarca insan bu kişileri takip ediyor ve paylaşımlarını "bilimsel" sanıyor. Bu kısa özette şuraya varacağım: Bu tarz içerikleri tüketen birçok danışan seans odasına geldiğinde benzer bir etki bekliyor. Bizden "akıl" ve "ne yapmaları gerektiğini söylememizi" istiyorlar. 

Artık neredeyse herkesin sahip olduğunu iddia ettiği "anksiyete", "depresyon", "dikkat eksikliği" ve "bağımlılık" gibi durumlar genellikle travmatik yaşantılar, tolere edilemeyen kayıplar, aşırı stres ve sağlıksız ilişkilerden kaynaklanır. Tedaviye başvuran danışanların direkt olarak semptomlarını tedavi etmeye odaklandığımızda, temel nedenleri ele almak yerine, yalnızca yüzeyde görünen sorunlarla ilgilenmiş oluruz. Birçok toplum gibi biz de, acıların asıl nedenlerini bulup anlamak yerine, danışanların acı ve ıstırap dolu tecrübelerini görmeme, görsek de bilmeme eğilimindeyiz. Bu da bizi kaportayı cilalayıp motorda neler olup bittiğiyle ilgilenmeme noktasına getirir ki, aslında bütün konu motorda ne olup bittiğidir. 

Popülerlik yarışına sokulan "anksiyete", "depresyon", "dikkat eksikliği" gibi psikopatolojik bozuklukların sadece "beyinsel bozukluklar" olduğunu iddia etmek ve bu nedenle sadece psikotrop ilaç tedavisi gerektirdiklerini söylemek kapitalist şirketlerin avuçlarının kaşınmasını sağlamaktan öteye gidemeyecektir. Ancak en çok sesi çıkan şirketlerin parayı bastırıp reklamını, tanıtımını yapan şirketler olduğunu hesaba katarsak benim gibilerin sesi çok cılız kalıyor ne yazık ki. İlacın gerekli olduğu psikopatolojik durumları deneyimli psikiyatrist meslektaşlarımız iyi biliyor ve hastalarını yakından takip edebiliyorlar. Peki ya beş dakikalık görüşme sonucunda kendisine konulan tanının ardından gelen bir reçeteyle soluğu eczanede alan hastaları ne yapacağız? Konuşma terapisinin bir işe yaramayacağına dair sarsılmaz inancıyla hareket eden ve bütün çareyi kullandığı ilaçlara (büyük oranda tek bir ilaç yerine 2-3 ilaç kullanılır) dayandıran insanları ne yapacağız?

PBS'nin Medicating Normal adlı belgeseline göre, her gün psikiyatrik ilaç kullanan beş Amerikalıdan biri, %35 oranında bu ilaçlardan uzun vadede ciddi zarar görüyor. Birçok insanın görmezden geldiği "duygusal acılar" geçici olarak ilaç tedavisiyle hafifletilse de uzun vadeli çözümler sunmadıklarını, ciddi yan etkileri olduğunu ve bırakmanın da tahmininizin ötesinde zor olduğunu bilmeniz yerinde olur. FDA, 2020 tarihli bir açıklamasında, "benzodiazepinlerin reçete edildiği gibi birkaç gün ila haftalar boyunca düzenli olarak alındığında fiziksel bağımlılığın ortaya çıkabileceği" ve mevcut kılavuzların bu ilaçların ciddi riskleri hakkında yeterince uyarıda bulunmadığı konusunda kamuoyunu bilgilendirmişti. 

Bir klinik psikolog olarak ilaç tedavilerinde bilgimin sınırlı, yetkimin olmadığının bilincindeyim ve ilaç tedavisine de karşı değilim. Bazı danışanlarımız için ilacın, iç gözlem çalışmalarımızı engelleyen durumların sakinleştirilmesinde yardımcı olduğunu ve onların konuşma terapimize etkili bir şekilde katılmalarına imkân sağlayabildiğini biliyorum. Ancak sadece psikotrop ilaçlara güvenmenin kapsamlı bir tedavi planından çok uzakta olduğunu da biliyorum. Dikkat çekmek istediğim nokta da bu zaten. 

Kapsamlı ve anlamlı psikoterapiyle ilgili gerçeklerden biri şu ki, böylesi bir tedavi ilk başta acı verici ve rahatsız ediciymiş gibi görünebilir. Danışanların, ıstıraplarının kaynaklarını ilk kez araştırmaya başladıklarında semptomlarındaki artış nadir değildir. Bu geçici rahatsızlık hisleri görece uzun vadeli iyileşme için gerekli olsa da hem ruh sağlığı camiası içinde hem de dışında birçok kişi ve kuruluş "kimyasal kısayolların" çözüm olduğu fikrini hararetle savunur olurlar. Nihayetinde bize kalan da şöyle bir şey olur; sıklıkla haplar tercih edilir, kişisel gelişim manifestoları yazılır ve anlamlı psikoterapinin en hayati unsuru, yani "iyileştiren ilişkiler" gözden tamamen kaçmış olur, varlığından bile haberdar olunamaz. 

Ruh sağlığını iyileştirmenin hiçbir kısayolu olmadığını korkmadan söyleyelim. Seans odalarında "bu görüşmelerin daha ne kadar süreceği" sorulduğunda ne yanıt vereceğimizi bilmeden çaresiz gözlerle danışanlarımızla bakışmayalım. Danışanlar bilinçdışıyla yüzleşmenin, geçmiş deneyimlere değinmenin, benliklerini keşfedebilmelerinin önemini bilen, uzun süreli eğitimler almış ve süpervizyon gruplarına katılmış psikoterapistler arasalar çok daha iyi olur. 

Bu yazıyı kimler okuyacak bilmiyorum. Gerek bir meslektaş gerekse de bir danışan iseniz kendi deneyimlerinizi yorum kısmına bırakabilirsiniz. 

Bu yazıyı yazma cesaretini hiç tanımadığım meslektaşlarım Erica Komisar ve Jonathan Shedler'ın paylaşımlarına borçlu olduğumu eklemek isterim. 

Sevgilerimle,

Tuna

27 Şubat 2025 Perşembe

Rekabet

(...) Bu noktada anne baba, terapist ve eğitimcinin üçünü de ilgilendiren rekabet meselesine değinmek gerekir. Rekabet, yalnızca haset ve kıskançlıkla veya Oidipal çatışma ile bağlantılı ruhsal bir öğe değildir. Kökeni, bütün canlı türlerini ilgilendiren yaşam içgüdüsüne dayanır: çoğunlukla yiyecek ve üreme hakkını barındıran yaşam alanı için aynı türden ve diğer bütün canlılarla ilişkide kendini ortaya koyar. Bu niteliği ile sosyalleşmenin tersi yönde bir eğilimdir. Ehlileşmesi ve sosyalleşmiş olması insanın biyolojik eğiliminin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Kültür, öznenin kendi arzusundan vazgeçmesini, Ötekinin arzu ve talebini tanımasını, üstlenmesini, payına düşenle yetinmesini talep ederken, yaşam içgüdüsü ise bencilce rekabet etmeyi dayatır. 

Psikanalitik kuramları temel alarak çalışan terapistler, acıları nedeniyle yardım için başvurmuş olan her yaştan öznenin, bilinçdışıyla tanıştırılma girişimlerine, edilgen konumu reddederek ve rekabet ederek karşılık vereceğini bilir. Eğitimci, onu daha donanımlı kılacağına inanılan bilgileri verdiği öğrencinin şevkle karşılık vermediğini deneyimler. Anne babalar, onların iyiliği ve onları korumak için söyledikleri ve yaptıkları birçok şeyin çocukları tarafından reddedilişine öfke ve şaşkınlıkla tanık olurlar. İnsanın uygarlaşma sürecinin mirası ona edilgenliği dayatırken, içgüdüleri her zaman ve her yerde etkin olup mücadele ve rekabet etmesini söyler. İnsan ilişkilerinde sınır konusu üzerinde düşünürken, birbirine zıt bu iki gücü birlikte hesaba katmak gerekir. Çocuğun girdiği sınavlarda, spor, sanat gibi uğraşlarda diğer çocuklarla rekabet etmesini isteyen anne baba, onun, anne babasının arzu ve talepleriyle de rekabet etme gereksinimi olduğunu unuttuğunda, hayal kırıklıkları ve mutsuzluklar kaçınılmazdır. 

• Sezai Halifeoğlu, Arzuların Karşılaşma Alanı Olarak Sınır 

6 Ocak 2025 Pazartesi

Kültürel Bir Rol Olarak Babalık

İnsan ailelerinde erkekler genellikle uzun süre baba rolünü üstlenir; ilgilerini, sevgilerini, paralarını ve zamanlarını çocuklarının yetiştirilmesine ayırır. Lovejoy modeline göre, bu erkekler genetik açıdan çocuklar onların olduğu için böyle davranmaktadır. Gelgelelim, diğer kuyruksuz maymunlarda olduğu gibi, insanlarda da erkekler yetiştirdikleri çocukların genetik babaları olduklarından doğrudan emin olamazlar. Babalık testi bu belirsizliği giderebilir, ama bu daha çok yeni bir buluş. Dahası, bugünkü teknolojide bile çok az erkek babalık testi yaptırıyor, test yaptırmaktansa çocuklarının biyolojik babası olduklarına inanmayı tercih ediyorlar.

Çocukların yetiştirilmesine akıtılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, daha çok erkeğin babalığından emin olmak isteyeceği akla gelebilir, ama böyle bir şey söz konusu değildir. Bu durumda babalığın biyolojik olarak belirlenen bir rol değil, kültürel bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. 

İşin ilginç tarafı, bu kültürel rol biyolojik değişimlere neden olur. Erkekler evlendiklerinde veya baba olduklarında testosteron seviyeleri düşer. Erkek tekeşli bir ilişkide koca veya baba rolünü üstlendiğinde, "erkekliği" -ve beraberinde birçok kadınla çiftleşme güdüsü- azalır. 

Günümüzde Lovejoy modelinin temel varsayımlarına meydan okunuyor. Erkekler ve kadınlar erkek ve dişidir, ama biyolojinin ötesinde kültürel varlıklardır aynı zamanda. Babalığın ortaya çıkışı bunun kanıtıdır. 

***

21. yüzyılda babalar geçmişe kıyasla daha aile odaklı ve erişilebilir hale geldiler. Doktor ziyaretlerinde hamile partnerlerine eşlik ediyorlar, aile doğum odasında eşlerinin doğumuna yardımcı oluyorlar ve doğumdan sonra çocuklarının bakımının epey bir kısmını eşleriyle paylaşıyorlar. Anneler bebeklerini emziriyor elbette, ama babalar da biberonla besleyerek, bebeklerin altını değiştirerek veya çocuk yetiştirmeyle ilgili birçok başka işte yardımcı olarak katkıda bulunabiliyorlar. 

Babaların çocuk konusunda annelerle yaptıkları iş paylaşımlarında zaman zaman çocuk bakımının ötesine geçtikleri de olur. İlginç biçimde, çok sayıda erkek, partnerleri hamile kalınca "sempatik gebelik" denilen bir şey yaşar; yani sabah bulantıları çeker, kilo alır, bebeğin rahimdeki hareketliliği sırasında hissedilene benzer karın ağrıları hissederler. Bazen doğum yapan partnerlerinin yanı başında doğum sancıları çektikleri bile olur. Bu hayali gebelik ve doğum deneyimleri yalnızca psikolojik değildir, açık biçimde fizyolojiktir de. Partnerleri hamile olan erkekler, kadının ilk gebelik dönemlerinden doğum sonrasına kadar yaşadığı hormonal değişikliklerin benzerlerini yaşarlar. Bazı kültürler duygudaşlıktan doğan bu ağrı paylaşımını teşvik de eder. Örneğin geleneksel Kore toplumunda doğum yapan kadın kocasının saç topuzuna asılarak doğrum ağrılarına dayanmaya çalışırdı. Antropolojide "couvade sendromu" olarak adlandırılan bu hayali veya sempatik gebelik, biyoloji ile kültürün babayı çocuk yetiştirmedeki yeni rolüne haırlamak için işbirliği yapmayı öğrendiğini gösterir.

• Sang-Hee Lee, Shin-Young Yoon, İnsan Türleriyle Yakın Temas

31 Aralık 2024 Salı

2024 Biterken...

Bu yıl dördüncü kez yazdığım yıl sonu raporuna hoş geldiniz. Blogu epeydir boşladığımın farkındayım, bundan memnun değilim, umarım yeni yılda 5-10 kişinin okuduğu yeni yazılar yükleyebilirim. 

Kronolojik başlıyorum;

Yıla Julia Deck'in Kış Üçgeni romanını okuyarak başladım, Fransız yazarımız psikanalizden bir hayli nasibini almış görünüyor, daha önce Viviane Elisabeth Fauville romanını okuyup beğenmiştim. Ana akım olmayan işlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı kendisi, Deniz Yetkin'in çevirisiyle okuduk. Ardından Çetin Balanuye, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? kitabını okudum. Felsefik metinlere daha fazla zaman ayırmamız gerektiğini bana nazikçe hatırlatan bir metin oldu kendisi. 

Bir ara kısa filmler izler oldum, Youtube'daki Animatic kanalını bu amaçla siz de takip edebilirsiniz. Salvation Has No Name, iyi bir animasyon olarak karşıma çıkmıştı. William Styron, Karanlık Gözükünce kitabı depresyon denen mereti daha iyi anlamamı sağlayarak beni birkaç günlüğüne ruhun zifiri karanlık köşelerine götürmüştü, Tomris Uyar çevirisi.

Bir kapitalizm gösterisi olarak savaşlar olanca hızıyla devam etti. Ocak ayının sonlarına doğru Jeremy Corbyn'den çok haklı bir isyan gelmiş ve kendisi şu soruyu sormuştu: "Neden insanları bombalamak için her zaman para var da, insanların beslenmesi, barınması veya onlara bakılması için hiç para yok?" Tea Obreht'in Kaplanın Karısı romanını okuyup Bozkır'dan daha çok beğendim, Kaplanın Karısı, Merve Sevtap Ilgın çevirisi. 

Şubat ayında yine Jeremy Corbyn'e kulak verdim, ateşkes çağrısını paylaştım: "Gazze'deki çocuklar o kadar aç ki hayatta kalabilmek için hayvan yemi yiyorlar. Siyasi liderlerimizin sessizlikleriyle normalleştirdiği şey budur. Ateşkes, insanların ölmesini durdurmaya yönelik temel taleptir ve insan yaşamının eşitliğine inanan herkes tarafından yapılmalıdır."

Per Petterson'un Türkçeye çevrilen tüm kitaplarını Reddediyorum'la okuyup bitirmiş oldum, Banu Gürsaler Syvertsen çevirisi. Artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, bir Petterson romanının kötü çıkma ihtimali yok. Mart ayında bir dönem çoğu kişinin okuyup hayran kaldığı Agota Kristof'un Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan serisini okudum, ben de hayran kaldım, Ayşe İnce Kurşunlu çevirisi. Yine Mart ayında Mahir Güven'in Ağabey'ini okuyup etkilendim, Fransa'nın taşı toprağı edebiyat resmen, Ebru Erbaş çevirisi. 

Nisan ayında uzun yıllardır uzak durduğum Truman Capote'ye döndüm, Ayşe Ece çevirisiyle Soğukkanlılıkla'yı okudum, müthiş bir metin. Sivert Høyem sevmeyenle olmaz diyerek kendisinin yeni şarkılarını dinledim, örneğin Two Green Feathers'a bayıldım. Mayıs ayında Marian Engel'in Ayı'sını okudum, acayip bir metin, Duygu Akın çevirisi. Ardından Rachel Corbett'in Hayatını Değiştirmelisin kitabını bir çırpıda okudum, haftalarca etkisinde kaldım. Böyle biyografilere can kurban, Kerime Dalyan çevirisi. Aynı ay Replikas'ı özledim ve en sevdiğim albümleri Dadaruhi'ye sardım, tekrar ve tekrar dinledim. Ayın sonunda öykülerine bayıldığım William Trevor'dan Son Öyküler'i okudum. Her sabah bir öykü şeklinde ilerledim, önümüzdeki yıllarda bir kez daha mutlaka okurum, Püren Özgören çevirisi. 

Haziran ayında hayatımda ilk kez Heybeliada'ya gittim, güzel değişiklik oldu benim için. Aynı ay Graham Music'in Doğa ve Yetiştirme'sine başladım, hâlâ azar azar okuyup devam ediyorum, nefis kitap, Esra Cesur çevirisi. İspanya'dan bir duvar yazısına denk geldim: "Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin." Tanıdık geldi mi? Görseli yukarıda.

Temmuz'da Clara Dupont-Monod'nun Taşların Anlattığı romanını okudum, Bahadırhan Bozkurt'un çevirdiği romanın anlatım tekniğini başarılı buldum, insan olma deneyimini bu yönden okumak bana iyi geldi. Yine Temmuz'da, çıkışının üstünden onca zaman geçmesine rağmen nasıl olup da Maskott'un ilk ve tek albümü Tuval'e kulak vermediğime hayıflandım, harika bir albüm, kulaklarımın pası silindi. 

Ağustos ayında grafik romanlara eğilmeye başladım, Manu Larcenet'nin Grup Terapisi'ni okumak beni epey düşündürdü, Tolga Üyken çevirisi. Aynı ay Replikas'ın solisti Gökçe Akçelik'i kaybettik, müzik dünyamız adına çok büyük bir kayıp. Yine Ağustos'ta, Timothé Le Boucher'nin Hasta'sını okuyup hastası oldum. Hem çizimler hem de hikâye çok iyi. Ardından Guy Leschziner'in Beynin Gece Hayatı kitabını okudum, Metis'in bilim dizisi çok iyi hakikaten, özellikle nöroloji ilgi alanlarımdan olduğu için bu kitaplarına bayılıyorum, Zeynep Arık Tozar çevirisi. Dick Matena'nın muhteşem çizimlerinin yer aldığı İkonlar'ını tekrar okudum, Gül Özlen'in çevirisiyle dilimize kazandırılan eserin koleksiyonerlerin arşivinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bitmedi, çizgi romanlara dalınca uzun süredir elimde olan ama bir türlü başlayamadığım Johnny Cash, I See A Darkness'ı okudum. Birkaç haftayı Cash şarkılarıyla geçirdim, Bilge F. İnandı çevirisi.

Eylül'de Boris Cyrulnik kitaplarına sardım ve Şahane Bir Mutsuzluk'la Çirkin Ördek Yavruları'nı okudum, iyi metinler, öneririm, Hasan Can utku çevirileri. Eylül'de öykü okumamak olmaz deyip Claire Keegan'ın Mavi Tarlalardan Yürü kitabını her sabah bir öykü şeklinde okuyarak öykü açlığımı gidermiş oldum, Duygu Şahin çevirisi. Eylül ve Ekim aylarında Frederik Peeters'ın Mavi Haplar ve Oleg kitaplarını okudum, çizimleri ve hikâyelerin akış şekli "benlik"ti, çok beğendim, Doğan Şima ve Damla Kellecioğlu çevirileri. 

Ekim ayında Eylem Ata'nın Yanımda Kal'ını okudum. Karakterlerin öncesi ya da sonrası hikâyelerine farklı öykülerde yer veren Eylem Ata, zor bir iş başarmış. Daha önce Tim Winton’ın Dönüş kitabında rastladığım bu tekniğin daha rafine halinin Türkçede yapılmasına ayrıca sevindim. Bu kitap umarım daha çok okura ulaşır. Yine Ekim ayında ilk kez adıma web sitesi açtım, tunabahar.com Bir şey olacağından değil de, yerimiz yurdumuz belli olsun mantığı işte. Alexandre Seurat'nın Sakar'ını yine bu ay okudum, ülkemizde iyi baskı yaptı bu kitap, hassas ve önemli bir konudan roman kotarmış yazarımız, takip edilesi, Nesrin Demiryontan çevirisi. Eugene Ionesco'nun Kel Şarkıcı oyun metninden çok etkilendim, aylar önce yazdığım kendi oyun metnimin ne olacağını bil(e)mediğim için akıbetini merak ettim, Ayberk Erkay çevirisi. Ayın sonunda Funda Akkapulu'nun bir araya getirdiği metinlerden oluşan Hangi Otorite'yi okudum, yazılar nokta atışı. Aynı günlerde bir arkadaşla yazışırken yanlışlıkla yeni bir kaygı türü buldum; weekendphobia. Kendisiyle hafta sonu buluşulmama korkusu, anlamına gelen keşfim vatana millete hayırlı olsun. Kaynak göstermeden kullanabilirsiniz. 

Kasım ayının neredeyse tamamını Aylin Aslım'ın Aşk Geri Gelir şarkısıyla geçirdim, çünkü kendisi mükemmel bir şarkı. 

Aralık ayında Bülent Somay'ın Ailenin Ötesi kitabını okudum, yazarımız yine döktürmüş, Somay'ın yazım tarızını epey beğeniyorum. 

Bu ay aynı zamanda filmlere ağırlık vermeye başladım, yıl boyunca sürekli bir şeyler izlesem de bu aydan itibaren sistemli bir şekilde izlemelerim oldu. 1977 yapımı Özel Bir Gün, 1973 yapımı Bir Evlilikten Manzaralar, 1994 yapımı Yengeç Sepeti, 2005 yapımı Mürekkep Balığı ve Balina, 2004 yapımı Beş Kere İki, 2004 yapımı Aşk Artık Burada Oturmuyor, 2023 yapımı Mother, Couch, 2023 yapımı His Three Daughters tek paragrafta yazabileceğim beğendiğim filmler oldu. 

Son söz olarak; "bazen birini unutmanın en iyi yolu, onu yeniden görmektir" demiş Romain Gary. Ben de nasibimi aldım bu konuda, yeniden gördüm ve unuttum. 

2025 için herkese sağlık ve huzur diliyorum. 

Sevgiler,

Tuna

27 Eylül 2024 Cuma

Vücudunuz hayır diyorsa


"Çocukken kendinizi kötü hissettiğinizde annenize veya babanıza bunu hiç söyler miydiniz?" diye soruyorum.

"Fiziksel olarak kötü hissediyorsam söylerdim. Fakat duygusal olarak hiç söylemezdim. Bu konularda konuşmayı hiçbir zaman beceremedim. Neden bilmiyorum. Sanırım fazla kişisel ve özel bir mesele olduğu için. Şu anda daha iyiyim bu işte. Beş yıl önce olsa sizinle hiçbir şey konuşmazdım."

Görüşme yaptığımız sırada Fiona'nın hayatındaki doğrudan stres kaynakları evliliyle alâkâlıydı. Sekiz yıldır evliydi ve iki çocuğu vardı. "Kocam depresyon ve panik atak geçiriyor. Yoğun anksiyete dönemleri oluyor - onu tanıdığımdan beri böyle aslında. Kendisi muhteşem biridir ve onu gerçekten çok seviyorum. Merhametli bir insandır, fakat ona bakmak beni çok yordu. Annesi oldum çıktım. Üç çocuğum var yani - biri otuz dokuz yaşında, biri altı yaşında, biri de iki yaşında."

"Bunlar farkında olduğunuz sorunlar. Ağrılarınız dikkatinizi yöneltmediğiniz başka bir şeyi yansıtıyor olabilir mi acaba? Ağrıları bir problem olarak görmek yerine, belki de bağırsaklarınız size bir şey söylemeye çalışıyordu diye düşünür. Duygusal sinyalleri görmezden gelince, beden 'Oldu o zaman, al sana fiziksel sinyal,' der. Onları da görmezden gelirseniz, başınız gerçekten dertte demektir.

(...)

"İstenmediğimi biliyorum. Bunu ilk ne zaman fark ettim tam emin değilim, belki gençliğimde, belki de yetişkinlikte. Annemin bana söylediği şeyleri düşünüyordum ve bu yöndeki işaretlerin çocukluğumdan beri olduğunu, fakat benim onları fark etmediğimi anladım. Tek bildiğim kendimi hiç huzurlu hissetmediğimdi. Annem bana hep 'Bence sen bu aileye ait değilsin. Bence bize yanlış bebek verdiler,' derdi. Ve bunu suratında bir gülümseme ile söylerdi. Tabii insanlar çoğu zaman ciddi bir şey söylerken şaka yapıyormuş gibi yaparlar."

13 Ağustos 2024 Salı

Hasta, Timothé Le Boucher







Hasta, Fransız çizgi romancı Timothé Le Boucher'nin dilimizdeki son eseri. Çizimleriyle olduğu kadar konuşma akışıyla da okuru yakalamakta zorlanmayan bu eseri sevdim. Beni yakalayan asıl nokta yazarın, insan ruhunun katmanlarını zariflikle okura gösterebilmesi oldu.

Zor kişiliklerin baskın geldiği, ihmal ve istismarın olduğu evlerde büyüyen çocukların kişiliklerinin ve dünya algılarının ne kadar çarpıtılabileceğini patoloji kitapları haricinde bir sanat eserinde görme fırsatını yakalamış oluyoruz. Hâl böyle olunca kitapta psikoterapi kaçınılmaz oluyor elbette. Ve bildiğimiz üzere psikoterapi pozitif bir bilim olduğu kadar sanatsal yönleri de olan eşsiz bir deneyimdir.

Oldukça ağır ve travmatik bir konuyu böylesine estetize edebilen yazar ve çizeri tebrik etmek lazım. Ayrıca kitabı Türkçeye kazandıran Doğan Şima ve Baobab Yayınları da alkışı hak ediyor.

9 Mayıs 2024 Perşembe

Düş Kapanı

 


"Derviş ben bu dünyaya ne için geldim?"

Eskiden olsa uzun uzun susardı derviş. Sonra bir soruyla bana karşılık verir, konuyu uzattıkça uzatırdı. Fakat bu kez acelesi varmış gibi, bir an önce bitirip gitmek istermiş gibi hızlıca cevap verdi.

"Sen bu dünyaya anlatmak için geldin. Her insanın farklı bir amacı ve kişisel menkıbesi vardır bu hayatta. Sen diğer insanları görebiliyor, anlayabiliyor, yorumlayabiliyorsun. Olaylara bakış açın farklı ve bu seni bir anlamda özel yapıyor. Biliyorum zaman zaman anlatmaktan yoruluyorsun ancak kişi kendi menzilini bulup bu yolda ilerlediği sürece mutlu olabilir. Aksi halde yolda olmanın sana bir faydası dokunmayacaktır.

Seninle ilgili bu kadar şeyi nasıl bildiğimi düşünüyorsun, buna eminim. Seni kendim kadar iyi biliyorum evlat. Ben bin yıldır bu topraklarda yaşarım, her şeyi görür her şeyi duyarım. Sen bu dünyaya anlatmak için geldin. Bildiğin şeyleri, gördüğün şeyleri insanlara anlatacaksın. Bazen bir insanın gözünün önündeki şeyi görmesi için birisinin parmağıyla ona işaret etmesi gerekir. Sen görülmeyeni gösterecek, anlatılmayanı anlatacaksın. Bunun için bu yola çıkman gerekiyordu ve bu yol seni olman gereken kişiye dönüştürdü. Artık anlatmaya hazırsın. Yaşadığımız her şeyin birden fazla sebebi vardır. Bu sebeplerin hepsi bir bütün amaca hizmet eder ancak bizim bunu algılamamız, olayları dışarıdan görmemiz mümkün değildir. Benim sana anlattığım gibi senin de insanlara bunu anlatman gerekiyor. Asıl işlevini yerine getirdiğinde de gerçek mutluluğu yakaladığını göreceksin. Her şey birbirine bağlı gerçekleşiyor bu dünyada. Ufak veya büyük fark etmiyor. Olan her şey birbirini etkiliyor."

(...)

Derviş sözünü bitirir bitirmez ayağa kalktı ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Veda bile edemeden gözden kayboldu. Onunla ilgili tüm şüphelerim, merak ettiklerim, tedirginliklerim öylece kaldı. Yıllar süren sırdaşlık bir anda bitti, yok oldu, sırra kadem bastı. Peşinden koştumsa da bir daha onu göremedim... Aklımda yüzlerce yeni soruyla Urfa'nın göbeğinde kalakalmıştım. Yolculuğum artık farklı bir anlam kazanmıştı. Bundan sonra nereye gideceğimi bilmiyordum. Geri dönebilecek miydim? Oğluma kavuşacak mıydım? Mutlu olacak mıydım? Her şey daha da bilinmez bir noktaya gelmişti. Gerçek yolculuğumun yeni başladığını o an fark ettim...

• Ş. Özer Kırçak, Düş Kapanı

23 Nisan 2024 Salı

Yaratıcı Eylem

 


Amaç sanat yapmak değil,
sanatı kaçınılmaz kılan
o harikulade halde olmaktır.
 Robert Henri

Sanatsal yaratımlar genellikle akımlar halinde ortaya çıkar. Bauhaus mimarisi, soyut dışavurumculuk, Fransız Yeni Dalga sineması, Beat şiiri, punk rock gibi yakın tarihten birkaç örnek sayılabilir. Bu akımlar bir dalga gibi boy gösterir; bazı sanatçılar mevcut kültürü iyi analiz eder ve o kabaran dalgadan faydalanmak üzere konum alır. Başkaları aynı dalgayı görüp akıntıya karşı yüzmeyi seçebilir.

Hepimiz yaratıcı düşünceyi çeken birer anteniz. Bazı iletimler güçlü gelir, bazıları daha zayıftır. Anteniniz hassas bir biçimde ayarlanmamışsa verilerin gürültünün arasında kaybolma olasılığı yüksektir çünkü bilhassa gelen sinyaller, duyusal farkındalık aracılığıyla topladığımız içerikten çoğunlukla daha güç algılanabilir seviyededir. Elle tutulur olmaktan çok, enerji formundadır; bilinçli olarak kaydedilmekten çok, sezgisel olarak algılanır.

Çoğu zaman beş duyumuz aracılığıyla dünyadan veri toplarız. Daha yüksek frekanslarda iletilen bilgilerle fiziksel olarak kavranamayan enerjisel içeriği yönlendiririz. Bir elektronun aynı anda iki farklı konumda bulunması gibi, bu da mantığa meydan okur. Bu yakalanması zor enerji çok değerlidir, ancak çok az insan onu tutabilecek kadar açıktır.

Yaşamları boyunca durmadan büyük eserler yaratmayı beceren sanatçılar çoğunlukla bu çocuksu nitelikleri korumayı başaranlardır. Dünyayı bozulmamış, saf gözlerle görmenizi sağlayan bir var olma biçimi geliştirmek, sizi evrenin takvimiyle uyum içinde hareket etme özgürlüğüne kavuşturabilir.

• Rick Rubin, Yaratıcı Eylem 

10 Mart 2024 Pazar

Ahlakı Giyinmek

 


Kıyafet rejimleri iktidarın işleyişinden kopuk değildir ve cinsel farklılık ve sadeliğin sınırlarının çiziminde belirleyici role sahiptir. Türkiye söz konusu olduğunda cinsel ahlak söylemi imkânsız bir kadın imgesini savunur: Hanım hanımcık kadınlar feminen kimliklerini öne çıkaracak şekilde giyinirken, bedeni cinselliği örtecek şekilde sunar. Özetle, kadınlar tevazu normuyla feminenlik normu arasında sıkışırlar. Bu normlardan herhangi birine uyulmadığında ya erkek fatmalıkta olduğu gibi maskülenlikle ya da hafif kadınlıkta olduğu gibi ahlaksızlıkla etiketlenirler. 

• Hilal Özçetin, Ahlakı Giyinmek

• Görsel: Newsha Tavakolian tarafından çekilmiş. 16 Eylül 2022 tarihinde zorunlu başörtüsüne karşı çıktığı için Tahran'da tutuklanan ve ardından polis nezaretinde öldürülen İranlı bir kadın Mahsa Amini adına yapılmış çalışma.