26 Ocak 2026 Pazartesi

Dönüşüm için önce kaybolmak gerekir


"Dönüşüm" dediğimiz şey, bilinmeyene girmek demektir.

Hayatımızın dönüştürücü gücünü kullanmak istiyorsak, haritanın tükendiği ve kendimiz ile varoluşumuzun henüz keşfedilmemiş sularına yelken açmamız gereken an geldiğinde, o yelkeni açmak durumundayız.

Biz eski varoluş biçimlerinden vazgeçiyoruzdur ancak yenilerini henüz pekiştirmemişizdir.

Yaşam kalıplarını değiştiriyoruz. Bir noktadan diğer bir noktaya gidebilmek için bilinmeyeni aşmayan bir yol yoktur.

Dönüşüm, kendimiz ve hayatımızın bilinmeyen alanına girip onu kucaklayabildiğimiz zaman ortaya çıkar, kendini gösterir, kendini bize yaşatır. Ancak bu aynı zamanda deneyimsiz yanımızın bize eşlik etmek yerine, endişeye kapılması, bizi korumak için çoğu zaman yoldan çevirmesi, cesaretimizi kırması anlamına da gelir. Deneyimsiz yanımız durduk yere kaygı üretir, sonra da bu kaygıları yönetmeye çalışırken, bizi hayatımızda bu noktaya getiren süreçleri de ezip geçmiş olur. Halbuki biz süreçlerden öğrenen canlılarız. 

Yani yeni kıyılara ulaşabilmek için riski göze alarak, cesaretle ileri atılmamız önemlidir. Bu da, hayatımızda tanıdık olan her şeyi bilerek ve isteyerek gözden kaçırmak anlamına gelir.

Hayatlarımız birçok açıdan yapay bir sınırlamaya tâbi tutulduğunda kendimizi aşamayız. Aslında kendimiz olarak kalmak demek bile bir noktada kendimizi aşmak demektir. Ancak korkulara sahibizdir ve bu korkular bizi yeni yollar aramanın güvenli olmadığına inandırır, bizi içgüdüsel olarak geri çekilmeye zorlar. 

Peki, hayatımızda her şey dönüşüm geçirmek zorunda mı? Elbette hayır. Yaptığımız her şeyin dönüştürücü olması amaçlanmamıştır. Bizler birçok nedenden dolayı dönüşmeyi isteriz. Kimse asla değişmez, İnsanlar aslında değişmezler diye anlatılır; kabul; dönüşüm ise başka bir şeydir, bunu unutmamak bize iyi gelir. 

Hayatımızda bazen ihtiyaç duyduğumuz tek şey belirli, sınırlı bir semptomun hafifletilmesidir. Bazen bir krizden sağ çıkmaktır, bazen bir fırtınayı atlatmaktır. Bazen acımızı görebilmek ve bilmek yeterlidir, bazen benzer türden acıları yaşayan başkalarının olduğunu bilmek de önemlidir, yalnız olmadığınızı hissederiz. 

Hayatımızın dönüştürücü etkisini görmek istiyorsak, bunu sezgisel olarak anlarız. Bunu talep ederiz. Hayatımızın o kavşağında o dönüşüme ihtiyacımız vardır. Çünkü bu dönüşüm tek bir şeyi değiştirmeyi amaçlar: Yeni bir şey bulmak ve deneyimlemek için eski, tanıdık, bildik, belki de artık yıpranmış ilişki kalıplarından vazgeçmek. 

Böylece eski noktalardan yenilerine doğru hareket ederiz; yola çıktığımızda yeni noktanın bilincine sahip olamayız çünkü o hiçbir zaman deneyimimizin bir parçası olmamıştır. Bilinmeyenden geçmesi gereken yol budur.

Belki de bu, eski denizcilerin yeni ve uzak bir kara bulmak için denize açılması gibidir; ne kadar uzağa gitmeleri gerektiği, ne bulabilecekleri ya da böyle bir yerin var olup olmadığı bile belirsizdir. Oraya ulaşmak için tanıdık kıyıları gözden kaçırmaları gerekir.

Sevgiler,

Tuna

20 Ocak 2026 Salı

Anlamlı İlişkilerde Kopuş ve Onarım

 


İlişkilerimizde zaman zaman kopmalar görülür, sonra koparılan yerleri onarırız, bu şekilde de büyürüz. 

Anlamlı ilişkilerin tamamında kopma ve onarılma vardır (anlamlı olması biraz da bundan kaynaklanır), kopmalardan, kırılmalardan kaçınamayız. Biraz beceri gösterdiğimizde kopan ilişkilerimiz onarım sayesinde güçlenir ve derinleşir. 

İlişkileri nasıl yönettiğimiz bir anlamda benliğimizi yönetmek gibidir; yıllar önce Tanrılar Okulu'nda okuduğum ve bir türlü aklımdan silinmeyen o cümlede öğretilerden biri gizliydi: 

"Benliğin, fiyatları rastgele konulmuş, kötü yönetilen bir dükkan. İncik boncuklar fahiş fiyatlıyken değerli şeyler indirimde."

İlişkilerimizde kopuşlar beni sürekli benliğimizi düşünmeye iter. Onarım da belki buradan başlar. Kopuşun kabulünü, bunun nereden kaynaklandığını anlamayı, benlikteki karanlık köşelerin aydınlatılmasını ve nihayetinde deneyimlerimizden öğrenmeyi.

Bu aynı zamanda bir niyet çalışmasıdır. İlişkilerimizde olan bitene ve yaşanılanların bizi nasıl etkilediğine dair deneyimlerimizi paylaşmaya, karşı tarafın da deneyimini gerçekten dinlemeye istekli olmaya niyetli olmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Emin olun her seferinde kendimiz, karşı taraf ve kurduğumuz bağlantılar hakkında daha fazla şey öğreniriz. 

Bağlantıları anlamlandırmak ve anlamlı bağlantılar kurmak bu şekilde gelişir. 

Günümüzde çoğu kişinin huzur yanılgısı var. Hayatlarında her şey yolunda olmalıymış, istenmeyen bir haber almamak, istenmeyen olayların başlarına gelmesini engellemek adına çaba sarfediyorlar sanki. Bu yapılan şeyler anlaşılır ve insanidir de; huzur böyle korunmaz. Bu yapılan hamleler bir kâğıt parçasıyla kırılmaların üstünü örtmek gibidir. Bir şeyin üstünü örtmeye çalışmak ya da onu halının altına süpürmeye çalışmak ilerlemeyi beraberinde getirmez; zaman geçer, yaş alırız ancak ilerleyemeyiz. Onarım gittikçe imkansızlaşır. 

Hayatlarımızda çatlakları gizleme konusunda ne kadar ustalaşırsak ustalaşalım, asıl yapının sürekli zayıfladığı gerçeğini değiştiremeyiz. Burada şiddetli bir inkâr mekanizması devrededir. İnkâr ne kadar uzun sürerse yakınlık kuramama ihtimalimiz o kadar artar ve bizi kurutur; ilişkisiz, onarımsız, güçsüz kalırız. 

Anlamlı ilişkilerimizde tatminsizlik, hayal kırıklığı, umutsuzluk, öfke, incinme, kırılganlık kaçınılmazdır. Çünkü bunlar insanlık durumunun birer parçasıdır. 

Duygusal hayatınızı halının altına süpürmeyin, asıl onarımı öğrenin. Ki bunun bir formülü yok. 

Çoğu insan şunu sorar: "Karşı tarafa ondan memnun olmadığım davranışlarının olduğunu söylemeli miyim?" Anlamlı bir ilişkide cevap "evet"tir. Kabul ettiğiniz, tartışabildiğiniz ve anlamaya dair çabalarınızın olduğu şey duygusal büyümeyi ve güçlenmeyi sağlar. Karşı tarafa ne kadar üzgün olduğunuzu söylediğinizde onarım da başlar. 


Sevgiler,

Tuna

15 Ocak 2026 Perşembe

"Ben Böyleyim" Demenin Psikolojik Zararları

"Ben böyleyim", "ben buyum", "benim gerçeğim", "benim hakikatim" ifadelerini hayatınızda ne kadar kullanıyorsunuz? Birbirinden farklı gibi dursalar da bir noktada aynı ifadeyi dile getiriyorlar: Benim sarsılmaz inançlarım vardır ve bunları kimse değiştiremez!

Yani başka bir ifadeyle şu yorumu yapabiliriz sanırım: Kendi düşüncelerinizi sorgulamıyorsanız, onları sarsılmaz birer inanç olarak görüyorsanız duygusal olgunluk da gösteremiyorsunuz demektir. 

"Diyelim ki öyle, ne olacak? Ya ben duygusal olgunlukla ilgilenmiyorsam?" diyenler çıkacaktır. İnsan olma deneyiminin ıskalanmasıdır bu bence. Böyle sarsılmaz inançlar terapiye gittiğiniz halde (gidiyorsanız) hâlâ sarsılmadan duruyorsa belki de terapistinizi değiştirmenin vakti gelmiştir. 

"Psikoterapinin amacı, 

tüm çekişmeler bir yana, hastamızın vardığı sonuçlar hakkındaki kesinliğini sarsmaktır."

—Mary Jo Peebles, “Psikoterapi Sıkışmış Hissettiğinde”


Gözlemlerime göre; "Benim tecrübelerim," "Benim deneyimim" dendiğinde aslında "Benim gerçeğim" denmesi yaygın hale gelmiş durumda. 

Jonathan Shedler şöyle diyor bir yazısında: "Kendi deneyiminize, inancınıza, bakış açınıza, hafızanıza sahip olabilirsiniz. Ancak kendi gerçeğinize sahip olamazsınız. Hakikat tek kişiye ait değildir."

Bu tarz ifadeler sinsi başlangıçlıdır, kimseyi etkilemiyor gibi görünür, ancak, örneğin sosyal medya hesaplarındaki gibi, çöplükler oluşur. Kimsenin kimseyi dinlemediği, yazılanları gerçekten anlamadığı, sadece canı tepki göstermek, küfretmek istediği için yorum yazanları ortaya çıkarmaya başlayan bir tepki zinciri. Yapabileceğimizi bilmediğimiz şeyleri yapabileceğimizi görüyoruz. 

Duygusal olgunluk, hayatı algılayışımızı ve çıkarımlarımızı ele alma becerisidir, sorgulamaktır, muhakeme edebilmektir. Deneyimlerimiz üzerine düşünebilmemiz, daha gelişkin bir anlayışa ulaşabilmemiz, çoğu yanlış anlaşılmaların düzeltilebileceği anlamlarına gelir. 

"Ben böyleyim" dediğimizde, tecrübelerimiz üzerinde düşünebilme kapasitemiz aşınmaya başlıyor. Algılarımız kapanıyor, bunlar salt gerçeklerimiz olarak birer tortu yığını olarak birikiyor. Nihayetinde temel bir psikolojik prensibi reddediyor: Düşünceler ve duygular dış gerçeklikle eşanlamlı değildir. 

Psikolojide düşünce ve duyguların gerçeklik olmadığını fark etme becerisine "zihinselleştirme" adı verilir.

İnsanların "benim gerçeğim"den bahsettiği yerde zihinselleştirme hızla raydan çıkar.

Zihinselleştirme başarısız olduğunda psişik eşdeğerlik moduna geçebiliriz: "Zihnin içerikleri ile dış dünya arasında hiçbir ayrımın çizilmediği, zihinde düşünülenlerin otomatik olarak doğru olduğunun varsayıldığı bir zihin durumu." Bundan daha tehlikeli çok az şey vardır. 

İnsanları diğer canlılardan ayıran temel özellik düşünebilmesi değil, düşündüğünü de düşünebilmesidir, malumunuz olduğu üzere. 

"Ben böyleyim" vurgusunda bu özelliği görebilen var mı? 

11 Aralık 2025 Perşembe

Çocuğunuza Sınır Koyabiliyor musunuz? | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #8


Çocuğun duygusal gelişimini destekleyen sınırlar nasıl çizilir, ebeveynler neden zorlanır ve hangi hatalardan kaçınmak gerekir? Hepsini Baykuş’un Psikoloji Günlüğü’nün bu bölümünde ele alıyoruz. 

5 Kasım 2025 Çarşamba

Ertelemeyi Ertele | Baykuş'un Psikoloji Günlüğü #7


7. yayınımızın konusu "erteleme", arkadaşlar oldukça sempatik bir başlık atmışlar, gençler seviyormuş böyle başlıkları, benim de hoşuma gidiyor. İyi seyirler dilerim.

Sevgiler,
Tuna