Sevgiler,
Tuna
Sevgiler,
Tuna
Anlamlı ilişkilerin tamamında kopma ve onarılma vardır (anlamlı olması biraz da bundan kaynaklanır), kopmalardan, kırılmalardan kaçınamayız. Biraz beceri gösterdiğimizde kopan ilişkilerimiz onarım sayesinde güçlenir ve derinleşir.
İlişkileri nasıl yönettiğimiz bir anlamda benliğimizi yönetmek gibidir; yıllar önce Tanrılar Okulu'nda okuduğum ve bir türlü aklımdan silinmeyen o cümlede öğretilerden biri gizliydi:
"Benliğin, fiyatları rastgele konulmuş, kötü yönetilen bir dükkan. İncik boncuklar fahiş fiyatlıyken değerli şeyler indirimde."
İlişkilerimizde kopuşlar beni sürekli benliğimizi düşünmeye iter. Onarım da belki buradan başlar. Kopuşun kabulünü, bunun nereden kaynaklandığını anlamayı, benlikteki karanlık köşelerin aydınlatılmasını ve nihayetinde deneyimlerimizden öğrenmeyi.
Bu aynı zamanda bir niyet çalışmasıdır. İlişkilerimizde olan bitene ve yaşanılanların bizi nasıl etkilediğine dair deneyimlerimizi paylaşmaya, karşı tarafın da deneyimini gerçekten dinlemeye istekli olmaya niyetli olmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Emin olun her seferinde kendimiz, karşı taraf ve kurduğumuz bağlantılar hakkında daha fazla şey öğreniriz.
Bağlantıları anlamlandırmak ve anlamlı bağlantılar kurmak bu şekilde gelişir.
Günümüzde çoğu kişinin huzur yanılgısı var. Hayatlarında her şey yolunda olmalıymış, istenmeyen bir haber almamak, istenmeyen olayların başlarına gelmesini engellemek adına çaba sarfediyorlar sanki. Bu yapılan şeyler anlaşılır ve insanidir de; huzur böyle korunmaz. Bu yapılan hamleler bir kâğıt parçasıyla kırılmaların üstünü örtmek gibidir. Bir şeyin üstünü örtmeye çalışmak ya da onu halının altına süpürmeye çalışmak ilerlemeyi beraberinde getirmez; zaman geçer, yaş alırız ancak ilerleyemeyiz. Onarım gittikçe imkansızlaşır.
Hayatlarımızda çatlakları gizleme konusunda ne kadar ustalaşırsak ustalaşalım, asıl yapının sürekli zayıfladığı gerçeğini değiştiremeyiz. Burada şiddetli bir inkâr mekanizması devrededir. İnkâr ne kadar uzun sürerse yakınlık kuramama ihtimalimiz o kadar artar ve bizi kurutur; ilişkisiz, onarımsız, güçsüz kalırız.
Anlamlı ilişkilerimizde tatminsizlik, hayal kırıklığı, umutsuzluk, öfke, incinme, kırılganlık kaçınılmazdır. Çünkü bunlar insanlık durumunun birer parçasıdır.
Duygusal hayatınızı halının altına süpürmeyin, asıl onarımı öğrenin. Ki bunun bir formülü yok.
Çoğu insan şunu sorar: "Karşı tarafa ondan memnun olmadığım davranışlarının olduğunu söylemeli miyim?" Anlamlı bir ilişkide cevap "evet"tir. Kabul ettiğiniz, tartışabildiğiniz ve anlamaya dair çabalarınızın olduğu şey duygusal büyümeyi ve güçlenmeyi sağlar. Karşı tarafa ne kadar üzgün olduğunuzu söylediğinizde onarım da başlar.
Sevgiler,
Tuna
"Ben böyleyim", "ben buyum", "benim gerçeğim", "benim hakikatim" ifadelerini hayatınızda ne kadar kullanıyorsunuz? Birbirinden farklı gibi dursalar da bir noktada aynı ifadeyi dile getiriyorlar: Benim sarsılmaz inançlarım vardır ve bunları kimse değiştiremez!
Yani başka bir ifadeyle şu yorumu yapabiliriz sanırım: Kendi düşüncelerinizi sorgulamıyorsanız, onları sarsılmaz birer inanç olarak görüyorsanız duygusal olgunluk da gösteremiyorsunuz demektir.
"Diyelim ki öyle, ne olacak? Ya ben duygusal olgunlukla ilgilenmiyorsam?" diyenler çıkacaktır. İnsan olma deneyiminin ıskalanmasıdır bu bence. Böyle sarsılmaz inançlar terapiye gittiğiniz halde (gidiyorsanız) hâlâ sarsılmadan duruyorsa belki de terapistinizi değiştirmenin vakti gelmiştir.
"Psikoterapinin amacı,
tüm çekişmeler bir yana, hastamızın vardığı sonuçlar hakkındaki kesinliğini sarsmaktır."
—Mary Jo Peebles, “Psikoterapi Sıkışmış Hissettiğinde”
Gözlemlerime göre; "Benim tecrübelerim," "Benim deneyimim" dendiğinde aslında "Benim gerçeğim" denmesi yaygın hale gelmiş durumda.
Jonathan Shedler şöyle diyor bir yazısında: "Kendi deneyiminize, inancınıza, bakış açınıza, hafızanıza sahip olabilirsiniz. Ancak kendi gerçeğinize sahip olamazsınız. Hakikat tek kişiye ait değildir."
Bu tarz ifadeler sinsi başlangıçlıdır, kimseyi etkilemiyor gibi görünür, ancak, örneğin sosyal medya hesaplarındaki gibi, çöplükler oluşur. Kimsenin kimseyi dinlemediği, yazılanları gerçekten anlamadığı, sadece canı tepki göstermek, küfretmek istediği için yorum yazanları ortaya çıkarmaya başlayan bir tepki zinciri. Yapabileceğimizi bilmediğimiz şeyleri yapabileceğimizi görüyoruz.
Duygusal olgunluk, hayatı algılayışımızı ve çıkarımlarımızı ele alma becerisidir, sorgulamaktır, muhakeme edebilmektir. Deneyimlerimiz üzerine düşünebilmemiz, daha gelişkin bir anlayışa ulaşabilmemiz, çoğu yanlış anlaşılmaların düzeltilebileceği anlamlarına gelir.
"Ben böyleyim" dediğimizde, tecrübelerimiz üzerinde düşünebilme kapasitemiz aşınmaya başlıyor. Algılarımız kapanıyor, bunlar salt gerçeklerimiz olarak birer tortu yığını olarak birikiyor. Nihayetinde temel bir psikolojik prensibi reddediyor: Düşünceler ve duygular dış gerçeklikle eşanlamlı değildir.
Psikolojide düşünce ve duyguların gerçeklik olmadığını fark etme becerisine "zihinselleştirme" adı verilir.
İnsanların "benim gerçeğim"den bahsettiği yerde zihinselleştirme hızla raydan çıkar.
Zihinselleştirme başarısız olduğunda psişik eşdeğerlik moduna geçebiliriz: "Zihnin içerikleri ile dış dünya arasında hiçbir ayrımın çizilmediği, zihinde düşünülenlerin otomatik olarak doğru olduğunun varsayıldığı bir zihin durumu." Bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.
İnsanları diğer canlılardan ayıran temel özellik düşünebilmesi değil, düşündüğünü de düşünebilmesidir, malumunuz olduğu üzere.
"Ben böyleyim" vurgusunda bu özelliği görebilen var mı?